Akademisyen Doç. Dr. İbrahim Öztürk ile...

Gençler kaçmasınlar. Kolay kazanılmış bir hayata, kolay alınmış puanlara, kolay bulunmuş işlere, az emek vererek çok kazanılmış paralara boyun eğmesinler. Emek versinler. İçeriğini doldurmadan, çok erken ortaya atılmayın. Sükunetle derinleşmek, dolmak ve taşmak gerek. Boş tenekeden çok ses çıkar. En iddialı cahiller konuşur. Dolayısıyla gençlere çileyi öneriyorum. Kendilerinin olan, gram gram biriktirdikleri bir hayatları olsun. Çileleri olsun.

Hocam sizi tanıyabilir miyiz?

Trabzonluyum. Lise eğitimimim kökeninde İmam Hatip ve ardından normal lise var. Boğaziçi Üniversitesi`nin ekonomi bölümünde okudum. İki yüksek lisansım var. Biri Boğaziçi Üniversitesi`nde Tarih yüksek lisansı, diğer Marmara Üniversitesi`nde Ekonomi yüksek lisansı. Tarih çalışmalarımda da Japonya çalıştım daha çok. Daha sonra doktara çalışmalarımı yine Japonya ekonomisi üzerine yaptım. Doktora sonrasında birkaç üniversitede ve kurumlarda bulundum orada. Şimdi de Marmara Üniversitesi ekonomi bölümünde ve başka bir takım üniversitelerde part time dersler veriyorum.

Ülkemizdeki üniversite eğitimi ile ilgili ne düşünürsünüz?

Eğitimi etkileyen birçok faktör var. Birçok boyutu var bu konunun. Mesela Türkiye`deki üniversite eğitiminin amacı nedir? Benim biraz Japonya`da da bu anlamda biraz tecrübem var. Orada üniversitedeki eğitimin piyasa bağlantısının çok güçlü olması önemli. Ticarileştirilebilir bir eğitim önem kazandı dünyada. Yani eski kitaplarda kalmış, soğuk, tarihi eski, modeli eski, ne işe yarayacağı sorgulanmamış teorik bilgiler revaçta değil. Çok önemli bir buluş yapıyorsunuz ama üretim maddesi yok ortalıkta. Ya da çok pahalıya üretiliyor. Uygulama alanları kısıtlı. Dünya bunu üretmiyor artık, cazip gelmiyor. Dolayısıyla Türkiyede`ki eğitimin piyasa kopukluğu dikkatimi çekiyor. Neden böyle? Bu noktada üniversitenin varlık nedenini sorgulamamız gerekiyor.

Türkiye`de üiversite aşırı modernite takıntılı, toplumsal mühendisliğe kendini hazırlamış bir kurum olma özelliğini devam ettiriyor. Mesela dikkat edin, askeri darbe oluyor üniversitelerden ses çıkmıyor. Eğitim görevlilerin maaşı düşük, sesi çıkmıyor. Ama türban olaylarına bakın, sokaktan üniversiteye dönmez. Ne oluyor o zaman? Belli konularda duyarlılık eşiği geliştirilmiş, diğer alanlarda ise törpülenmiş bir şaşı bakışı var üniversitenin. Dolayısıyla üniversite modernite projesine takılmış. Dünyanın postmoderniteyi konuştuğu, yeni olguları konuştuğu, demokratikleşmeyi konuştuğu bir zamandayız. Hatta demokratikleşmede artık çok fantezi sayılabilecek inanılmaz ayrıntılara doğru gitmektedir dünya. Ama üniversite bunlarla ilgilenmiyor. Dolayısıyla bir toplumsal mühendisliğe takılmış. Bu sadece özgürlükler alanında karşımıza çıkan bir sorun değil. Öğretim üyesi kendini zehirliyor böylece. Mesela yaptığı işin piyasa boyutunu önemsemiyor. O bir adam yaratmak peşinde. Tabii bu arada dünya değişmiş oluyor. Hala birçok akademisyenin piyasa korkusu vardır. Onun için de devletçiliğin Türkiye`de en baskın olduğu yer üniversitedir denebilir. Çünkü memurluktur orada baskın olan. Hayat boyu istihdam bulmuş, geliri az ama sürekli, böyle bir güvence olarak hissediyor onu. Devlete sığınmış bir psikolojisi var üniversitenin. Dolayısıyla piyasadan ve özgürlükten korkuyor. Sorgulayıcı ve eleştirici bir yer olacakken üniversite bunları yok etmek üzere kendini koşullandırmış.

Peki ya öğrenciler hacam?

Öğrenciler büyüklerinin bu halini görüyorlar. Yani durumun farkındalar ve bu yüzden daha çok piyasalaşma eğilimindeler. O yüzden de hoca ile öğrenci arasında minik bir çatışma olduğunu söyleyebilirim. Öğrenci hocanın martavallarına kulak asmamakta, eğer hocası çağın dışında kalmışsa onu farketmekte. Günümüzde öğrenciler fena halde uyanık. Dolayısıyla hoca sınıfta takılıyor, kendisi ise piyasada takılıyor. Böyle bir uçurum var. Bunu kapatmak öğrenci kadar hocaya da düşen bir şey. Yani hocalar artık yürüyen not makinası olarak görülmeye başlandı. Kim hangi dersi kolay verir, hangi dersten kolay not alınır. İkincisi bunu mezuniyette nasıl kullanacağım, hangi sektörde bu işime yarar gözüyle bakıyor. Fakat kaliteli hocaların zor ve önemli derslerini, mutlaka bu derse girmem lazım, notundan bağımsız olarak bunları öğrenmem lazım diyen öğrenci sayısı yok denecek kadar azaldı. Böyle seçmeli dersler müşteri de bulamıyor artık. Öğrenciyi derinlemesine yetiştirecek dersler onlardır halbuki. Ama onların da talep edeni yok.

Bilginin içselleştirilmesinde büyük bir sorun var diyebiliriz değil mi?

Evet var. Bu gerçekten artan oranlarda kendini ortaya koymaya başladı. Gördüğüm kadarıyla, kendi öğrencilik yıllarıma nazaran bu konuda ciddi bir gerileme var. Yani yüzeysel, her alana dokunan, beni piyasayla buluştursun yeter anlaşıyla hareket eden bir eğilim var öğrencilerde. Birinci ikinci sınıfta öğrenilen bilgilerin üçüncü sınıfta yoklamasını yaptığımda kötü geri bildirimler alıyorum. Burada biraz daha proje ağırlıklı, daha interaktif bir eğitim standartının gelmesi gerekiyor. Sürekli not alan, aktif olmayan, çoktan seçmeli sorularla hayatı idame ettirmeye çalışan öğrenciler bilgiyi içselleştiremiyor. Bilgi içselleşmediğinde de bilgiyi yeniden oluşturamıyor ve üretemiyorsunuz. Uygulama ve yeniden sentez de olmuyor. Uzun vadede tehlikeli bu.

Gerçek hayatta bir karşılığını bulmuyor öğrendiklerimiz öyle değil mi?

Tabii. Bir kere konuştuğunuz dil diyelim ki beş yüz kelime ile kendi alanınızda konuşulan bir dil oluyor. Onun dışındaki müzik, tiyatro, sanat gibi alanlarda bilgisi olmayan, tek boyutlu insanlar karşımıza çıkıyor. Bu da gerçek hayatta bir eksiklik olarak tezahür ediyor. Özgüven sorunu meydana geliyor.

Hayatımda anlatmaya değer bulduğum ve haz duyduğum şeyler hep sıkıntılar. O sıkıntıların nasıl üstesinden gelmişim, nasıl başarmışım onu. Mutluluğun anlatması olmuyor. Bir söz vardır: Mutluluğun şiiri olmaz. Aynen böyle, gençlere yapabileceğim en stratejik öneri budur. Yani alınteri dökmeden, emek vermeden, çile çekmeden elde ettiğimiz hiçbir şey bizim değildir.

Bir şeyin her şeyini, her şeyden bir şeyi mi bilmek gerekiyor?

Benim şahsi kanaatimce, Ahmet Mithat Efendi türü insan türü var. Her şeyi halletmeye çalışan. Her şeyle uğraşan. Bizim ülkemizde yetişmiş insan sıkıntısı had safhada olduğu için, camiamızda insanlar ne gelirse önüne yapmaya çalışmışlardır. Şimdi yavaş yavaş oradan çıkmak lazım. Uzmanlaşma ve iş bölümü çok önemsenmesi gereken bir şey. Tabii bu bize ne öneriyor: Tek alanda derinlemesine bilgi sahibi olmak. Ama burada karşımıza başka bir şey daha çıktı: Uzmanlaşma olayı çok ileri safhalara ulaştı şu an Türkiye`de. Bu sefer de insan tek boyutlu oluyor. Yani aşırı uzmanlaşmanın getirdiği bir yabancılaşma var. Biz bütünsel bir varlığız. Ruh boyutumuz var, madde mana boyutumuz var, entelektüel boyutumuz var. Bizim kendimizi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Sadece şirkete gidip sabah akşam çalışan, para biriktiren, senede bir sefer hanımı ile kavga ederek tatile giden bir hayat tarzına doğru gitmeye başladık. Eline çivi alıp çakmamış, evde küçük bir bozukluk çıksa uzman çağırmaya kalkışan insanlarla karşılaşıyoruz. Halbuki insan ağaçla buluşmalı, toprakla buluşmalı, temizlik yapmalı. Tüm bunların yanında insanın hayatında sanat, kültür, edebiyat, şiir, tarih de olmalı. Yani aşırı uzmanlaşma insanı yabancılaştırıyor ve yalnızlaştırıyor. Bunun önüne geçmek için aşırı indirgemecilikten, tek boyutlu açıklamalardan kurtulmak gerekiyor. İnsanın olduğu yerde hiçbir şeyin bir tane cevabı ve bir tane nedeni yok. Bir tane de doğru yok. Çoklu açıklamalar gerekiyor. Çoklu açıklamaların gerektiği yere çok boyutlu düşünceler gerekiyor. Disiplinler arası çapraz gidiş gelişler gerekiyor. Disiplinler arası bakış açısı gerekiyor. Genellikle bizim doğu eğitiminin eksikliği biraz uzmanlık eğitimidir belki. Batı eğitiminin eksikliği ise çok indirgemeci olmuş olmasıdır. Galiba ortasını bulmak lazım.

İnsanlarımızı uzmanlaştırırken hayattan yalıtmadan, birçok gerçeğinde farkında olarak eğitmek gerekiyor. Hayata açmak gerekiyor. Başka faaliyetleri yapmayı zaman kaybı olarak görüyoruz. Herhangi bir iş yaptığımız zaman esas işimiz aklımıza geliyor ve hemen bırakıyoruz. Mesela ben aynı zamanda yazarlık yapıyorum. Ekonomi yazarlığı. Edebiyat okumadan iyi bir ekonomi yazarlığı yapabileceğime inanmıyorum. Psikoloji okumadan iyi bir edebiyat yazarlığı yapılabileceğine inanmıyorum. Dolayısıyla benim edebiyat okumam, şiir okumam durumunda inanın döviz kuru bile yazamamam gerekiyor. Bu yüzden insanların disiplinler arası geçiş yapmaya zaman ayırması bir kayıp değil, bütüncül kişiliğimizi gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görülmeli.

Akademisyenlik konusunda neler düşünüyorsunuz?

Akademisyenliği şöyle düşünüyorum: Ben müslüman bir insanım. Müslüman bir insanın hayatına bir profil açısından bakması lazım. Yani ille de müslüman olması gerekmiyor ama ben müslüman olduğum için böyle yapabiliyorum, başkası da kendine göre onu yapması gerekir. Şimdi ben şöyle bakıyorum: Fani bir ömür, uçup giden bir hayat var. Dolayısıyla insanoğlunun hayatında, yüreğinde ölümsüzlük arayışı vardır. Öyle olmasaydı Mısır`daki pramitler ortaya çıkmazdı. Öyle olmasaydı dağlarda bayırlardaki şatolar ortaya çıkmazdı. İnsanoğlu ölümsüzleşmeyi bir şekilde istiyor. Arkada bir şey bırakmak lazım. Ben akademisyenliği böyle değerlendiriyorum. Müslüman olarak hayatımın her dakikasının, yani tabi abartıyoruz herkes böyle düşünemiyor ama en azından niyet olarak böyle bir şey önemli yani ben hayatımın mümkünse her alanının ibadet haline gelmesini isterim. O zaman ben hayırlı bir niyetim varsa kamusal boyutu olan insanlık için hayırlı sonuçlar üretecek bir niyetle yola çıktıysam ben bu uğurda attığım her adım ibadet demektir. Çünkü ben akademisyenliği böyle bir alan gördüm onun için de bütün handikaplarına rağmen on defa hayata başlasam on defa akademisyen olarak başlarım. Hiçbir tereddütüm yok. Ben toprağa insan düşürmek istiyorum.

Fatih Sultan Mehmet ile ilgili bir hikaye anlatılır, çok büyük bir bütçe ile yirmi kişiye bütçe ayırmış. Vezirlerden biri demiş ki: “Efendim bunların içinden ya bir adam çıkar ya çıkmaz. Ne kadar büyük bir bütçe koydunuz oraya, yazık değil mi?” Şu cevabı veriyor: “Biliyorum bir iki tane çıkacağını. Zaten ben o bir iki kişi için bu kadar koydum.” Yani bir adam yetişse yine yeter. İnsan böyle bir şey. Bir kişi değişir her şey değişebilir. Yatırım yapacaksanız insana yapın. Dolayısıyla ben diyorum ki yani netice itibari ile şu eğitim öğretim hayatında her sene bir tane çocuğun yüreğine bir tane onun hayatına yön verecek bir kilometre taşı olacak bir cümle düşse benden, ben başka ne isterim ki bu beni mutlu ediyor. Dolayısıyla ben böyle bakıyorum akademisyenliğe, o yüzden de akademisyen oldum. Ama şuna da inanıyorum Türkiye piyasaları derinleşiyor ve büyüyor. İşinizi iyi yaptığınız zaman her konuda insan aranıyor Türkiye`de. Benim mesela maaşım az ama şimdi yazarlığım var, danışmanlığım var. Hayatımı zenginleştiriyorum. Hem farklı faaliyet yapıyorum hem daha fazla gelir sağlıyorum; hem fayda oluyor insanlığa hem de kendi aileme faydalı oluyor. Dolayısıyla akademisyenlik başta sıkıntısı sonra da nimetleri fazla olan bir alan. Onun için gençlerin Türkiye`de entelektüel alanlara, akademik alanlara merakının artması lazım, insanların kendini gerçekleştirmesi lazım

Bu noktada da yurt dışı eğitim meselesi akla geliyor. Bu konudaki düşünceleriniz neler?

Gençlerin mutlaka yurt dışına gitmeleri gerekmektedir. Bunu sadece gençlere söylemiyorum. Türk milletini toptan trenlere doldurup şöyle Avrupa`dan girip Japonya`nın dibinden döndürüp Haydarpaşa`da indirmek lazım. Tabii gezi esnasında hiç trenden de indirmeyeceksin ki zarar vermesinler ortalığa. (Gülüyor) Görsünler oraları. Bizim medeniyetimiz dışarıya açık bir medeniyettir. Dünya ile iletişime girmeyi başarmış ve sonuçlarını almış bir medeniyettir. Şehrinde doğup şehrinde ölen iş adamları çoğalıyor artık. Bunu kesinlikle tasvip etmiyorum. Dünyada fuarlar kuruluyor, alanı ile ilgili gelişmeler oluyor. Türkiye`yi yönetecek insanlar da böyle. Dünyadaki özgürlük standartını bilmeyen, insanların hayat tarzını bilmeyen bir yargıç karşısına gelen suçlu diye gelen adama nasıl muamele eder? Dünyayı görmemiş. Dolayısıyla bizim insanımız her alanda yurt dışına çıkarak insanlığın tecrübelerinden istifade etmelidir. Gençlerimiz mutlaka ve şiddetle değişik ülkelere gidip birikimleri öğrenip memleketine getirmeli ve bilgi sentezi ortaya koymalı. Taklitçilikten sakınıp yeni tezler meydana getirmeliler.

Genç Dergi okuyucularına özel olarak söylemediğiniz bir şeyler var mı?

Ben gençlere kendi şahsi hayatımdan, önemsediğim insanların hatıralarından yola çıkarak bazı şeyler söyleyebilirim. O da şudur: Hayatımda anlatmaya değer bulduğum ve haz duyduğum şeyler hep sıkıntılar. O sıkıntıların nasıl üstesinden gelmişim, nasıl başarmışım onu. Mutluluğun anlatması olmuyor. Bir söz vardır: Mutluluğun şiiri olmaz. Aynen böyle, gençlere yapabileceğim en stratejik öneri budur. Yani alınteri dökmeden, emek vermeden, çile çekmeden elde ettiğimiz hiçbir şey bizim değildir. O tür şeylerin farkında olmayız, şükrünü eda edemeyiz, teşekkür edemeyiz, onu koruyamayız, onu büyütemeyiz. Onun için ben miraslara karşıyım. Hiçbir baba evlatlarına ev, araba gibi miras bırakma derdinde olmamalı. Genç arkadaşların da böyle bir şey ile hayatını kurgulamaması lazım. Çocuklarına eğitim ve güzel ahlak bıraksınlar. Bıraksınlar çocukları ayakta kalsın, kendileri yapsın bir şeyler. Onun için genç arkadaşlar yaşları gençken hiçbir sıkıntıdan kaçmasınlar. Çağımızın değerleri ne ise ondan kaçmamak lazım. Bir tane dil işe yaramaz artık. Hiç kimseye ben İngilizce biliyorum diye hava atamazsınız artık. Çünkü herkes biliyor. Yeni diller öğrenmek lazım. Yani mesaj şudur: Gençler kaçmasınlar. Kolay kazanılmış bir hayata, kolay alınmış puanlara, kolay bulunmuş işlere, az emek vererek çok kazanılmış paralara boyun eğmesinler. Emek versinler. Bir alanda birikim yapın. Araştırın. O konunun uzmanı olun. O zaman size teklif gelecektir. İçeriğini doldurmadan, çok erken ortaya atılmayın. Sükunetle derinleşmek, dolmak ve taşmak gerek. Boş tenekeden çok ses çıkar. En iddialı cahiller konuşur. Dolayısıyla gençlere çileyi öneriyorum. Kendilerinin olan, gram gram biriktirdikleri bir hayatları olsun. Çileleri olsun.

Biz buna Genç Dergi olarak dert sahibi olmak diyoruz. Bu manaya geliyor mu söyledikleriniz?

Aynen öyle. Dertlensinler. Dertsiz adamdam, kafası ağrımayan, vicdanı kanamayan adamlardan hiçbir medeniyet katarı hareket etmiş değildir tarihte. Bir adam birçok kez toplumun kaderini değiştirmiştir. O adamların sayısını çoğalttınız mı uçuyor zaten toplumlar. Dolayısıyla dertli olmayı, bedel ödemeyi, emek vermeyi, tedrici olarak ilerlemeyi öneriyorum.

Gençler ve sosyal ilişkiler bağlamında neler düşünüyorsunuz?

Dışa açık olmayı ve iletişime girmeyi çok önemsiyorum. Yani gençlerin birtakım değerlerinden ve onları kaybetmekten korkmaması lazım. Çok okuyup samimi olmaları ve değişmekten korkmamaları lazım. Sağlıklı değişim her zaman bir öncekine göre daha iyi bir denge oluşturuyor daha iyi bir kişi karşımıza çıkartıyor. Bir başka konu, çok idealist gençlerin yakaladığı adama iki saatte bir şeyler anlatma çabasıdır. Aşırı endoktrine etme çabası. Bunlar hiç hoş şeyler değildir. Hiçbir şey çıkmaz. Bizim dostluğu önemsememiz lazım. Pazarlıksız, verici olan, tek boyutlu değil çift boyutlu olan dostluğu önemsememiz lazım. Sağlam fikirli, sağlam kişilikli olup, bu fikirlerin propagandasını değil temsilini yapmak lazım. İdeolojik toplumuz biz. Her şeyi dava haline getiriyoruz. Gerçi sonra ortalıkta dava mava da kalmıyor. Propaganda değil temsil, tebliğ değil temsil etmemiz gerekiyor. En iyi tebliğ, en iyi propaganda, en barışcıl propaganda yaşamaktır, halini orataya koymaktır.

Neler okursunuz hocam?

İşimiz gücümüz ekonomi okumak başta. Onun dışında daha çok hikaye ve roman okurum. Şiiri de çok severim. Tabii hayatımda dönüp dönüp okuduğum isimler var. Gençlerin de mutlaka okuması gerekir. Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısakürek, Said Nursi isimler. Bunlar mutlaka iyi anlaşılması gereken kişilerdir. Örneğin Said Nursi, umutsuzluk kültürünün dalga dalga yayıldığı bir dönemde, yanlış parametrelere bakarak okuyorsunuz, öyle bakılmaz olaylara deyip, bütün dikkatleri hiç kimsenin alakasını çekmeyen başka ufuklara çeviren bir insandır. Bu çok önemlidir. Toplumların içinde bulunduğu atalet halinden dışarı çıkıp başka ufuklardan yeni nefesler getirebilmek ayrıcalıklı insanların işidir. Mesela Sezai Karakoç`un ne yazık ki ölecek de kıymeti anlaşılacak. Hiç kimse farkında değil. Kendisi yaşayan bir devdir. Cemil Meriç`in bir sözü var: Kıymetsiz madenler yerin yüzeyine yakın olan madenlerdir, kazmayı vuran her aptal ulaşır ona pat diye. Ama mücevher en derinlerde olur. Ona da hak edenler ulaşabilir. Dolayısıyla zor adamları da okumak lazım. Yaşadığı halde bilinemeyen bir insandır Sezai Karakoç.


Süleyman Ragıp Yazıcılar'ın Yazısı.