Neredeyse çeyrek asırdır televizyon ekranlarında sıkça gördüğünüz bir isimle konuştuk bu ay. Neşeli, renkli, kıpır kıpır ve çekirdekten medyacı bir isimle: Erkan Tan ile. Medyadaki tecrübelerini, özel hayatında geçirdiği değişimi ve şimdi nelerle ilgilendiğini sorduk kendisine. Buyrun birlikte okuyalım:

Hayatınız nerelerde, nasıl geçti? Neler yaptınız bugüne kadar?

1967 yılında Ankara’da dünyaya geldim. Babam devlet memuru olduğu için çok değişik il ve ilçelerde onun görevi dolayısıyla bulundum. Bu bana yurdu görme, gezme imkânı verdi. İnsanları tanıma, kültürleri tanıma imkânı verdi. Memleketimin her köşesini içselleştirme imkânı verdi, bu da bana mesleğimde önemli bir hizmet sundu. Yurdun çok değişik yerlerinde ömrümün geçmesi, oralarda insanlar tanımam, onların hayatlarını tanımam, yakından görmem ve bizzat onlarla beraber yaşamam beni zenginleştirdi, farklılaştırdı. Sonradan anlıyorum ki bana çok katkı sağladı oralarda zaman geçirmiş olmak

Medya hayatına nasıl başladınız?

Aslına bakarsanız medyaya girmek yolunda hiç planım olmamıştı. Rüyasını bile görmedim. Hani bazı şeyler insanın rüyasına girer. Hayal eder ya insan, şöyle olsam böyle olsam diye. Ben spikerlikle ilgili en ufak bir hayal dahi geçirmedim aklımdan. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdim. Her üniversite mezunu genç gibi ailemin kanatlarına sığındım. Sınavları beklemeye başladım. O esnada TRT’nin de sınav açmış olduğunu duydum. Şansımızı deneyelim dedim. Hiçbir şekilde plan yok, böyle bir ufuk yok, böyle bir vizyon yok. 1988 senesiydi. Tam okulun bittiği yıldı. Sonra kazandık sınavı, ilgim artı ve olaylar gelişti.

Sonra neler oldu?

TRT tek kanaldı o dönemler. 1989 yılında ekrana çıkmaya başladım TRT’de. Orada birbirinden değişik programlar yaptım. Sadece tek bir programla sınırlı kalmadım; müzikten, eğlenceye, gençlik programından, dini ve ahlaki programlara kadar çeşitlendi yelpaze. Hatta haber programlarında spikerlik bile yaptım. Çok gayretliydim çünkü ben İletişim Fakültesi mezunu değildim. Farklı bir bölümden TRT’de göreve başladığım için bunun bir eksiklik olduğunu düşünüp daha fazla özen gösterdim eksikliklerimi kapatacağım diye. Dolayısıyla bu beni diğerlerinden öne attı. O çaba beni diğerlerinden farklı kıldı. 10 yıl TRT’de kaldım. Sonra 14 yıl TV 8’deydim. Şimdi de Beyaz TV’de devam ediyorum.

Bir-iki nesil sizi yakından tanıyor diyebiliriz aslında…

Çok farklı programlarda çalıştım ama daha çok gündüz programlarında millet beni tanıdı. Geçenlerde bir seyircim mesaj atmış. Şöyle demiş: “Ben ilkokuldaydım, annem ile birlikte seni seyrediyordum sabah programında. Şimdi oğlum var ilkokula gidiyor. Oğlumla beraber seni seyrediyorum.”

Kolay değil. 25 senenin sonunda ben seyirciyle beraber büyüdüm. TRT’nin tek kanal olduğu dönemde, 23 yaşında her gün televizyondaydım. Ben televizyonda evlendim. Televizyonda oğlum oldu. Televizyonda askere gittim. Televizyonda terhis aldım. Televizyonda boşandım. Televizyonda bir daha evlendim. Hacca ve umreye gittim televizyonda… Günlük programlarda çalıştığım için bunları seyirciyle beraber paylaşmamı sağlıyor.

Uzun yıllar merkez medyada çalıştınız sonra kendi tabirinizle dindarlarla kucaklaşma yaşadınız. Bu kucaklaşma sürecinden bahseder misiniz biraz?

2011 yılında hiçbir şekilde hedefim olmamasına, hayalim olmamasına, arzuluyor olmamama rağmen hacca gittim. Bir nevi mucize gerçekleşti. O da bir arkadaşım aracılığıyla gerçekleşti. Basın mensubu olarak Suudi Arabistan Krallığı’nın davetlisi olarak gitmek üzere adımı yazdırmış meğer. Ben de “Bize bu mu düştü?” diye sordum. Paris, Roma, Milano değil de Mekke’ye mi gideceğiz diye? Gülüştük arkadaşlarla. Abi gezersin dediler. Ben de iyi olur dedim gideriz, gezeriz diye düşündüm. Sonra hâlime baktım, vazgeçtim, lakin arkadaş çok başarılıydı ve mucizevi bir şekilde hacca gittik. Hac dönüşünde olağanüstü bir dönüşüm oldu bende. Döndükten sonra bakışlar, söylem, tavırlarda keskin bir sorgulama dönemi oldu. Çok sancılı bir dönem oldu. Sonra söylemlerim değişmeye başlayınca, yaşamım değişmeye başlayınca, yaşamda o değişiklikleri görmeye başlayınca etrafımdaki insanlardan büyük tepkiler aldım. İktidarla ilgisini kuranlar oldu. İktidarın felsefesiyle ilgisini kuranlar oldu. Makam, mevki beklentim ile ilgi kuranlar oldu. Acımasızca eleştirenler oldu. Bunu bir şeyler için yaptığımı düşünenler oldu…

Hazmedemediler yani?

Elbette. Çok sancılı ve gürültülü süreçler oldu oralarda. Zor kararlardı. Ciddi kırılmalar yaşandı her iki tarafta da. Ben o dünyanın kahramanlarından biriydim. Herhangi bir adam değildim. Onların sürükleyicilerindendim. Onların kendilerine önder gördüklerindendim.

Yaftalamalardan ve ön yargılı yaklaşımlardan dolayı epey incindiniz diyebiliriz değil mi?

Bu çok üzücü ve yaralayıcı bir süreç. Kendini sattığını ve kendini pazarladığını söyleyenler oldu, hem de çok yaralayıcı bir biçimde. Ama bunun nedeni şu: Bunu herhangi biri yapsa onlar için herhangi bir sıkıntı olmaz. Biz o dünyanın önemli figürlerinden olduğumuz için onların öfkelenmesine, sinirlenmesine sebep oldu. Onlara göre biz, öteki tarafa geçmiştik, tehlike gördükleri, ortadan kaldırılması gereken yaşam biçiminin tarafına geçmiş olduk.

Bunca yıllık tecrübelerinize dayanarak medyada yer almak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz?

Bir kere medya bu milletin en iyi analiz edileceği bir yer. Kendi inançlarını, kendi değerlerini bilmeyen insanlar medyada başarılı olamazlar. Yaşadığı toplumun değerlerini, inançlarını, hassasiyetlerini, töresini, örfünü, âdetini bilmeden, anlamadan, analiz etmeden, onun bir parçası olmadan medyada başarılı olmak mümkün değil. O yüzden medyada yer almak isteyen gençlerin önce bu milletin değerlerini, inançlarını, hassasiyetlerini, örfünü ve âdetini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü oradan besleniyor insan ve oraya bir şeyler sunacak.

İkinci olarak, medyada yer alacak gençlerin çok dinlemesi gerekiyor. Medyaya giriveren hemen konuşacak zannediyor kendini ama öncelikle çok iyi dinleyen birisi olmak gerekiyor. Buna ilave olarak, çok iyi gözleyen birisi olmak gerekiyor. Yani anla, dinle ve gözle. Bu çok hayati bir konu. Sadece medyadaki gençlerin değil bütün gençlerin kendi milletinin örfünü, âdetini, töresini vb. çok iyi bilmesi gerekiyor. Çok iyi bir dinleyici olması gerekiyor ve çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor. Kendisini bir küp olarak görmeli ve doldurmaya bakmalı. Ardından da bir şeyler yapmayı denemeli, bir çaba gösterip teşebbüs etmeli gençler… Sadece okulun derslerine girip, güzel notlar alıp hayatta istenilen yere gelmek asla mümkün değil. Okulun dışında hangi kurslara, panellere, söyleşilere, sohbetlere gittin, bunlar da önemli…

Biz yeni bir çağı şimdinin gençleriyle tutacağız, tutabilirsek eğer. Ne kadar savrulduklarını, zor durumda olduklarını, ağır saldırılara uğradıklarını bir iletişimci olarak görüyorum ve bu yüzden GENÇ Dergisi’ni çok önemsiyorum.

Şu an Beyaz TV’desiniz. Bunun dışında başka çalışmalarınız, planlarınız, programlarınız var mı?

Tasavvufla ilgilenmek istiyorum. (Gülümsüyor.)

Neden?

Salihlerle beraber olmak için.

Tasavvufa olan bu ilginiz ne zamandan beri var sizde?

2012’de tanıştım.

Kiminle?

10 Eylül 2012’de Ankara’da, büyük bir Allah dostu olan Hacı Gedikli Ağabeyimizle tanıştım. Onunla başlayan ve süratle ilerleyen tasavvuf yolu beni Osman Nuri Topbaş üstadın karşısına çıkardı. O tarihten bu yana da bu yolda istikamet tutmaya çalışıyorum. İstikamet üzere duralım yeter…

Gerçekten içinizden gelen bir şey mi bu?

Kesinlikle. Başka bir şey yapmak istemiyorum. Mesela işe gitmeme rağmen camide namaz kılmaya dikkat ediyorum, Osman Nuri Topbaş üstadın sohbetlerine katılıyorum. İstanbul’a gelmemin önemli nedenlerinden bir tanesidir. Onun kitaplarını okuyorum. Kur’an, Sünnet, hadis. Bu üç kavramdan beslenerek hayatımı idame ettiriyorum.

Tasavvufî şevk sizi buralara getirdi yani…

Bir İstanbul’a getirdi. İki Erenköy semtine getirdi. Üç üstadın daha yakınında olma durumuna getirdi. Onun için hayatımı karıştıracak ve yoğunlaştıracak ilave her icraattan şimdilik kaçınıyorum.

Medyada devam edeceksiniz ama değil mi? Ani bir kararla, Yunus’un ifade ettiği “ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” durumu söz konusu olabilir mi dersiniz?

Daha o ünitelere gelemedim. Daha çok başlangıçlardayım. (Gülüyor.)

Geçtiğimiz aylarda editörümüz M. Lütfi Aslan’ı programınızda konuk ettiniz ve Genç Dergisi’ni önemsediğinizi söylediniz. Nedir sizin için Genç Dergisi’ni ayrıcalıklı ve önemli kılan?

Ben de ömrümün önemli bir kısmını gençlik programlarında geçirdim. Gençlerle çok beraber oldum. Gençler Türkiye’de önemli bir nüfus yoğunluğunu oluşturuyor. Bunun yanında yepyeni bir çağa şimdinin gençleriyle dokunacağız. O yüzden gençlerin kendisini aradığı, kendisini bulduğu, kendisini yaşadığı yayınların çok önemi var. Şimdi gençlerin manevi dünyalarına tecavüz ediliyor değişik iletişim araçlarıyla. Güya gençlere hizmet ediyoruz adı altında onların manevi dünyalarına tecavüz ediliyor. Biz yeni bir çağı şimdinin gençleriyle tutacağız, tutabilirsek eğer. Ne kadar savrulduklarını, zor durumda olduklarını, ağır saldırılara uğradıklarını bir iletişimci olarak görüyorum ve bu yüzden GENÇ Dergisi’ni çok önemsiyorum. Benim işim iletişim. Gençlere medya üzerinden ne kadar büyük saldırılar, ne kadar kasıtlı, planlı büyük saldırılar düzenlendiğini görüyorum. İşte böyle bir atmosferde Genç Dergisi gençlerin maneviyatına, iç dünyalarına, bilgi dünyalarına bir çağrı yapıyor, o yüzden çok önemsiyorum…


Süleyman Ragıp Yazıcılar'ın Yazısı.