Bizim gençlik faaliyetleri düdüklü tencere misali olacak. Öyle tavada kızartma olmaz. Pişmiyor arkadaş, pişmiyor. Bir düşünün, siz tabağınızda düdüklü tencerede pişirilmiş, lime lime olmuş et yemeği mi istersiniz yoksa tavada beş dakikada kızartılmış sert ve ağızda nahoş bir tat bırakan ama görüntüsü iyi pişmiş ete benzeyen o mânâsız şeyi mi?

Annem biz üşümeyelim diye sabah erkenden kalkmış ve kömürlükten, günümüz kadınlarının çoğunun yapamayacağı bir fedakârlıkla beş çocuğu üşümesin diye, teneke ile kömürünü getirmiş, sobayı yakmış. Diğer odalar her zamanki gibi buz kesiyor. Yorganı kafamıza kadar çekip yatağın içine sığınıyoruz. Hele yatak yün olunca daha bir sıcak oluyor ama nafile bugün Pazar…

Pazar günleri hep aynı senfoni olur bizim evlerde… Çamaşırlar topluca o gün yıkanır. İyice harlanmış sobanın borularına tutturulmuş demir çubuklara asılır birer ikişer. Asılır asılmasına da odanın nemli çamaşır kokusu burunlarımızdan gitmez. Sobanın üzerinde güğümle su kaynar, arada bir fokurdayan su soba ile buluşup o ahenkli sesi çıkarır. Bir de öğleye doğru her Pazar olduğu gibi evi saran nohut kokusu… Pazar günleri hep nohut pişerdi ve ben şimdi büyük bir aşkla bağlı olduğum nohudu o evden çıkana dek hiç sevemedim. Ha bir de arada bir kendi kendine feryat edercesine öten düdük sesini… Ve ben pazar günlerine hâlâ aynı duygu ile uyanıyorum…

Bunca şeyi niye anlattım bilmiyorum ama asıl mevzumuz elbette düdüklü tencere… Bu öyle basit bir mevzu da değildir aslında. Zira düdüklü tencerede yemek pişirmek bir sanattır. Evet onunla pişirilen yemeğin diğer tencerelerde pişen yemeklere kıyasla daha özel olduğu net bir gerçektir zira bu tencerede pişen her türlü yemek, buharın etkisi ile her yanı eşit pişmiş olarak çıkar tencereden. İşte tam da bu noktada artık bağlantıyı kurabiliriz sanırım:

Ülkemiz gerçekten çok zor bir süreçten geçiyor. Bu hususta uzun uzun bir şeyler anlatmaya gerek yok, hepimiz şahit oluyoruz. Özellikle 15 Temmuz gecesi, günümüz tabiri ile çılgınca bir gece yaşadık. Milletimiz, Rabbimizin yardımı ile o karanlık geceyi karanlığa gömdü. Ancak yıllardır tekrar eden senaryo bu yenilginin hışmı ile güncellenerek bir kez daha sahnede. Amaç, ülkemizin güvenli olmadığı, ümmetin umut bağladığı yalnız adam Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın bir diktatör olduğu, ülkede birilerinin haklarının gasp edildiği (ki bu birileri vatan hainlikleri tescillenmiş olan şuursuz güruhtur) algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Peki, nasıl gerçekleştirecekler bunu, daha çok bomba, daha çok kan, basın kanalı ile yurtiçi ve yurtdışında karalama kampanyaları, provokasyonlar, farklı mağduriyet hikayeleri ile… İşte tam olarak şu an yaptıkları, yapmaya çalıştıkları bu… Ve onlara göre büyük son, dış destekli (meşru) müdahale… Tıpkı Irak’ta, Mısır’da vs. olduğu gibi…

Ama unuttukları çok önemli bir şey var, bu millet için dua eden mazlum Müslümanlar ve dolayısıyla Rabbimizin takdiri… Yine inşallah yenilecekler.

Fakat unutmayalım ki, “kader gayrete aşıktır.” O halde topyekûn seferberlik ilan etmeliyiz. Herkes elinden, dilinden ve gönlünden geleni eksik etmeyecek. Her anlamda ve her alanda Müslümanca bir tavır ile daha çok çalışacak. Algısı, çalgısı, üzerine düşeni, düşmeyeni, bir birliktelik olacak. Kısır çekişmelerle vakit kaybetmeyecek. “Ben” için değil “biz” için koşturacak. Ümmet diyecek, millet diyecek…

Yani şöyle açıklayalım:

Bir ortaokul talebesi derslerine daha çok çalışacak. Bir aşçı işini daha özenle yapacak. Bir temizlik işçisi yerleri süpürürken bu vatanın toprağını temizlediğini bilecek ve işini daha bir özenle yapacak. Bir anne evladı ile daha fazla ilgilenecek, bir öğretmen öğrencilerine matematik yanında vatan ve ümmet şuuru verecek. Bir patron işçisinin maaşını zamanında öderken bu vatanın evladına ödeme yaptığını unutmayacak, bir şoför bu vatanın evlatlarını taşıdığını bilecek ve aracını daha bir dikkatli kullanacak…

Velhasıl siyasetçisi, bürokratı, sanatçısı, sporcusu, işçisi, memuru, öğrencisi bastığı toprağın şehit kanları ile sulandığını unutmayacak… Bizler dahi daha çok gence ulaşmak, hayallerimize ulaşmak, davamızı anlatmak için didineceğiz, didinmeliyiz. Başka çare yok…

Kısacası içtimai hayatta elimizden gelen gayreti göstermekle birlikte değişimi kendi içimizden başlatacak, yani, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılarak yaşayacak ve yaşatacağız.

Çünkü şu an bir savaşın tam ortasındayız. Hak ile batılın savaşının tam ortasında… O zaman tarafımızı seçelim. Hadi, ya istiklal ya ölüm…

Yine konunun dışına çıktık sanırım, şimdi okurken ”Ne oldu bu düdüklü tencere, et” falan diyeceksiniz biliyorum. O zaman tencere bahsine geri dönelim. Şimdi malumunuz kurumlar, kuruluşlar, sivil toplum vs. herkes bir şeyi çok iyi anladı ki, yatırım yapılması gereken en mühim alan şüphesiz gençlik. Ve gençlikle ilgili öyle hamasi söylemlerin de bir anlamı yok artık. Fiiliyat gerekiyor. İşte bunun için herkes, maalesef bir bütün olamadan, bir şeyler yapmaya gayret ediyor. Ancak bizim temel sorunumuz nasıl bir gençlik hayal ediyoruz sorusuna verilen farklı cevaplarda gizli. Aslında hedef belli ama nedense hala bu hedefi yumuşatma, birilerine de kabul ettirme derdindeyiz. Yahu vallahi de billahi de gerek yok bunca çabaya. Reis-i Cumhur, hedefi koymadı mı zamanında, bu neyin telaşı?

Hatta üzülerek bakıyorum ki, muhafazakâr gençlik politikaları da artık eleştiriliyor. Gerekçesi ise trajikomik; herkesi kucaklama telaşı ama her seferinde kollarımız boş. Birisini de şöyle sımsıkı kucaklasak ya arkadaş. Yani kullanılan argüman ile ifade edelim, ya zaten bunlar bizim gençler, niye hep bunlara çalışıyoruz. Haa yani o bizim dediğiniz gençler hepsi oldu yani öyle mi? Yahu bu gençler yıllarca bu hizmetlerden farklı gerekçelerle yararlanamadılar, asıl dezavantajlı kesim bunlar. Yani ilk defa bu çocuklar bu hizmetlerle buluşacak ve biz bunlara gerek yok diyeceğiz öyle mi? O zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’na da gerek yok bu mantıktan hareket edersek. Zira bizim ülkede herkes hemen hemen Müslüman zaten. Gitsin Diyanet İşleri Çin’de çalışsın… Ya şu “bizim” olanla, “bizim” kavramı ile derdimiz ne arkadaş?

Ayrıca sakın ha sakın, 15 Temmuz gecesi yaşanılan kahramanlıkları bu olaya bağlamayalım. Zira o gece Çanakkale’de Conkbayırı’nda ne yaşandıysa o yaşandı… Tamamen farklı olaylar ve kıyas kabul etmez.

Sonuçta, bizim gençlik faaliyetleri düdüklü tencere misali olacak. Öyle tavada kızartma olmaz. Pişmiyor arkadaş, pişmiyor. Bir düşünün, siz tabağınızda düdüklü tencerede pişirilmiş, lime lime olmuş et yemeği mi istersiniz yoksa tavada beş dakikada kızartılmış sert ve ağızda nahoş bir tat bırakan ama görüntüsü iyi pişmiş ete benzeyen o mânâsız şeyi mi?

Baki selam ve hürmetlerimle…


Emre Topoğlu'ın Yazısı.