Onlar hayatları zalimlere karşı cenkle geçen ecdadlarına lâyık torunlar oldular. İsimlerini tarihe, ümmet ve mazlumlara duydukları sevda ile yollara düşen Anadolu’nun isimsiz kahramanları olarak yazdırdılar.

Afganistan’dan İstanbul’a döndükten sonra eski rutin hayatım tekrar başlamıştı. Sabah gazeteye gidiyor, haber peşine düşüyor, dergilere röportaj veriyor, bazen de televizyonlara çıkıp Afganistan ve Veziristan’ı anlatıyordum. Akşamları biraz Fatih’teki duvar dibine takılıyor, sonra da kaldığım bekâr evine dönüp uyuyordum. Daha doğrusu uyumaya çalışıyordum. Hani insan gözlerini bazen kendi derinliklerine diker ya… Yattığım kanepeden tavanı seyrederken benim de gözlerim aslında kendi derinliklerimde, tedavi edemediğim acılarımdaydı. İçimde elini uzatıp dışarı, güneşe çıkmak için çabalayan sessiz bir çığlık vardı. Her savaş bölgesinden döndükten sonra rutin hayata başlamakta zorluk çeksem de bu sefer içimde oluşan yara diğer yaralardan çok daha büyüktü. Kalbim ve zihnim sanki sönmüş gibiydi. Bu durumdan kurtulmak için bazen Üsküdar’a gidiyor, Kızkulesi’ne yakın banklardan birine oturup uzun uzun deniz havası alıyordum. İçimdeki hapishaneden bir türlü çıkamasam da şimdilik ruhuma en iyi gelen şey denizin maviliğini seyretmekti. Bir de Üsküdar semalarında okunan ezanların arasına kendimi bırakmak…

Sokağa çıktığımda karşılaştığım kalabalıktan rahatsız olsam da insanlardan kaçamıyordum. Fakat insanlara artık daha farklı bir çift gözle bakıyordum. Mecidiyeköy’de birkaç kez kaldırıma oturup kendi kendime, “Bu insanlar ne yapıyorlar, niçin bu denli koşturuyorlar?” diye sorarak etrafı seyrettiğim bile oldu. Herkes bir tarafa koşuyordu. Bu koşturmaca içindeki büyük mutsuzluğu görebiliyordum. İnsanlar bu denli koşturmalarına rağmen mutlu değillerdi. Büyük bir anlam bunalımına, ruh sıtmasına tutulmuşlardı. Tanımlanmış yaşamlarında belirlenmiş rolleri oynadıklarını çok net bir şekilde fark edebiliyordum. Her taraf kalabalıktı. Zihnimde de sanki yorucu bir kalabalık vardı. Ayrıca gökdelenler ve AVM’ler, hayatla, uçsuz bucaksız gökyüzüyle aramızı açmış, şehri bizim için bir hapishaneye çevirmişti.

Afganistan benim için artık uzakta kalan bir nokta gibiydi. İçimde bir yara, bir acı olarak taşıdığım, içinden çıkılması oldukça zor soru ve sorunları barındıran bir nokta. Kurulduğu tarih olan 1747’den beri hep sıkıntılarla boğuşan savaş yorgunu ülke için Lord Curson, “Afganistan Asya’nın pilot kabinidir” demiştir. Pakistanlı şair Muhammed İkbal ise Afganistan’ın Asya için taşıdığı önemi anlatırken; “Afganistan Asya’nın kalbidir. O bozulursa tüm Asya bozulur. O iyi olursa Asya da iyi olur” cümlelerini kurmuştur. Afganistan’ın sahip olduğu stratejik konum ülke için avantaj olduğu kadar aynı zamanda bir dezavantajdır. Çünkü Afganistan Asya’nın en önemli geçiş yollarını barındırmakla birlikte Orta Asya’dan Hint-Alt kıtasına geçişin de kapısıdır. Bu nedenle Asya ile ilgili amaçları olan bölgesel veya küresel güçler bu amaçlarını yerine getirebilmek için Afganistan’da mutlaka etkili olmak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Asya’nın Pilot Kabini

Küresel bir güç olarak ABD ve Rusya’nın hâkimiyet mücadelesi verdiği ülkede Hindistan, Afganistan ve İran bölgesel güç olarak mücadele veriyor. Hindistan Afganistan’da etkili olmayı Pakistan’a karşı bir koz olarak görürken, Pakistan ise “Ben izin vermediğim sürece Afganistan’a düzen gelmez, benim menfaatlerimi, güvenliğimi çiğnemeyin” anlayışı üzerinden politika geliştiriyor. İran bir taraftan ülkedeki Hazara Şiilerine siyasi olarak daha avantajlı bir konum oluşturmak için uğraşırken diğer taraftan da Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de sürdürdüğü yayılmacı politikalarının .............................................................................


Adem Özköse'ın Yazısı.