Gönlünü hoş ettiğin, gönlünü sana yaslamaz mı? Karnını doyurduğun, senden olmaz mı? Yalnızca Allah rızası için, kendisinden hiçbir karşılık beklemeden alâka gösterdiğin, yardım ettiğin, elinden tuttuğun, ihtiyacını giderdiğin sözünden çıkar mı, özüne inmez mi, senin olmaz mı?

Işıl ışıl bedeninden yükselerek, aydınlığıyla geceyi aşka boyayan gözbebeği İstanbul’dan havalanıp, kendisine alçaldıkça, pas tutmuş direklerindeki cansız ışıklarıyla sokak ve caddelerine dahi yetmeyen aydınlığının mahzunu milyonluk şehirlere ineceğinizi bile bile, yerinizde nasıl durabilirsiniz?

Aydınlığa sahip olmanın şükrü, karanlıktakileri aydınlatmak değil midir?

Şehrin kenar mahallelerinden birinde, bazı sokaklarda, ellerinde eski, kiminin bir köşesi kırık, artık çıkmaz kir ve lekeleriyle bütünleşmiş kova ve bidonlarla bekleşen çocuklar gördüm. Kılık kıyafetlerinden, fakirin de fakiri oldukları çok belliydi.

Civarda su kuyusu, çeşme, dere gibi akarsu da olmayınca, bu duruş ve bekleyişler dikkatimi çekti. Bir yerde durdum ve onlardan küçük bir gruba, ellerindeki bu kap-kacakla ne yapmak istediklerini, neyi beklediklerini sordum.

-Yağmurun yağmasını bekliyoruz, dediler.

-Yağan yağmurun altında mı dolduracaksınız bunları? dediğimde,

-Hayır, zenginlerin evlerine dağılacağız. Onların evlerinin üzerinden aşağı boru ile boşalan yağmur sularını, boruların ağzından dolduracağız, demezler mi?

-Hay Allah! dedim. Bu aklıma hiç gelmemişti! Sonra onlara dedim ki,

-Gelin hâlinize şükredin. Bakın bu şehirde yağmur var, yaş var... Ya yağmursuz, kurak bölgelerdekiler ne yapsın, neyi beklesin?

Utangaç tavırlarla gülüştüler; oyun oynuyor gibiydiler, muhabbetlerine döndüler... Unutmadan, o, zenginlerin evleri, dedikleri evler, üzerine yağan yağmuru düzenli bir .......................................................................................


Halit Yasir Özoğul'ın Yazısı.