Kalbinin derdine düşenler, malın ve evladın fayda vermediği o dehşetli günde tek fayda verecek olan selim kalbin yoluna düşenlerdir.

Teknoloji aklımızı başımızdan aldı. Gözlerimiz onun büyüsü ile baktığını görmüyor artık. Kulaklarımız onun tınıları ile dolu, dinlediğini işitmiyor. Muhakememiz onun mantığı ile örülü, selamete erdirmiyor. Bu zamane fitnesi bir tek kalbimize nüfuz edemiyor, çünkü kalbimiz üzerindeki bütün kir, pas ve ise rağmen hep ümit olarak kalacak bir mahiyete sahiptir. Kalbimiz son adamızdır; bizi çağın fitnesinden selamete erdirecek yegâne imkândır. İmkân, şu dünyaya ait hiçbir şeyin onu kandıramayacak olmasında saklıdır. Teknoloji hangi araç ve seviye ile gelirse gelsin onun açlığını dindiremeyecektir. Kalbi doyuramayanın kalbi teslim alması düşünülemez.
 
Kalbi kim, nasıl doyurur? Kalbin açlığının giderilmesi, indirildiği şu dünyada mümkün değildir. O bedenimizin içinde ve fakat bedenimize ait değildir. Topraktan gelmediği için toprağa da gitmeyecektir. Gıdası burada değildir ama dikkat buyrulsun ölümü burada olabilir. Ölebilir, hasta olabilir, son ada olma mahiyetini yitirebilir. Aslında o sahibini alıp kendisi ile beraber sonsuz bir hayata taşımak için vardır. Kendisine mahsus şartlarda yaşamaz ve gıdasını alamazsa bunu yapamaz. Önce üzeri tüllenir, sonra islenir, sonra kararır, sonra uyuşur, sonra hasta olur, en sonunda da ölür. Hiç unutmayalım; kalbimizin son ada oluşu bir potansiyele işarettir. Bu potansiyeli hayata geçirmek ancak onun diri kalacağı bir hayata terfi etmekle mümkündür. Bunun ise şartları vardır.
 
İlk şart kalbin temel gıdasını bulmaktır. Kalp bu dünyadan olmadığından gıdası da bu dünyaya ait bir şey değildir. Kalbin gıdası zikirdir. Zikir anmak ve hatırlamak kastına hizmet eden her türlü ebediyet markalı sözdür. Bununla beraber esas zikir Kur’an’dır. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikirdir. İkisi de bu dünyadan olmayan zikir ve kalp birbirleri için yaratılmış gibidirler. Kalp zikirle tatmin olur, zikir kalpte muhafaza olunur. Zikir kalbi ihya eder ve selamete erdirir, kalp de zikrin diriliği ve duruluğunu koruyucu bir mekân olur. Kur’an’ı hafızlık ya da Mushaf değil esas kalp muhafaza eder. Kur’an’ın, Allah Rasulü’nün kalbine indirilmesi bu manada ne kadar dikkat çekicidir. O En Güzel İnsan’ın, Hira’da içine girdiği tefekkür dünyası kalbine indirilmeye başlayan Kur’an’la taçlanmıştır. Bu yüzden Allah Rasulü’nün kalbî hayatını, kalbi merkeze alarak yaşadığı hayatı dikkate almadan Kur’an’dan layıkıyla istifade edemeyiz. Kur’an’la kurulacak bir okuma, anlama ve tatbik etme ilişkisi, kalbi selim hale getirecek bir yolculuğun ilk ve en önemli adımıdır.
 
İkinci şart, gıdanın alınma zamanına ilişkindir. Doğru gıda ne zaman alınsa faydalıdır. Ama o gıdanın en tesirli olacağı zamana ilişkin bir işaret varsa ona dikkat edilmelidir. Bu işaret en büyük Zikir’de verilmiştir: “…Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahy edeceğiz. Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur’an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır. Çünkü gündüzün sana uzun bir meşguliyet vardır.” (Müzzemmil 4-7). Gece kalbi zikre hazırlar. Feyzi ilahinin yağmur gibi yağdığı bu zamanlarda bir tür mânâ sofrası kurulur. Gökler peçesini açar. Bir alışveriş başlar ki tarifi satıra sığmaz. Gecenin simsiyah bağrını zikirle delenler, sadırlarının ufkunda doğan mana güneşi ile sermest olurlar. O güneş ile genişleyen gönüllerde gündüzün meşguliyeti bereketli bir ticarete, eşyanın çözülmeyen bilmecesi anlamlı bir hikmete dönüşür.
 
Üçüncü şart, kalbin gıdası olan zikrin hazmedilmesi meselesidir. Kur’an’dan nasip olan hikmet ve geceden alınan feyz nasıl hazmedilecektir? Zikrin hazmı hayata nasıl yansıdığıyla alakalıdır. Kalp nereye, nasıl bakacak, esas zikir olan Kur’ân’la hayatın irtibatını nasıl kuracak? Bu soruların cevabı ancak kalbi zikirle selamete ermiş ve o selim kalple hayata nizam vermiş bir örnek insanda bulunabilir. O En Güzel İnsan Allah Rasulü .............................................................................................................
 


Mehmet Lütfi Arslan'ın Yazısı.