Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol’unu okuduğumdan beri aklım fikrim çöllerdeydi. Teyma kuyularına doğru uzun yolculuğa çıkmış iki yolcunun hikayeleri aklımdan çıkmıyor, anlatılan sahneler film gibi zihnimde dönüp duruyordu. Gece çölde ateş yakıp çay içtiklerinde çayın kokusunu duyar gibi oluyor, ateşin başına usulca sokulup konuşmalarını dinliyordum. Çölde fırtına çıktığında ben de onlar gibi kayboluyor, metrodan hangi durakta ineceğimi şaşırıyordum. Adam karanlık ve korkunç bir çöl gecesinin ardından hana ulaştığında Kirazlı’nın son durak olduğunu hatırlıyor, ücretsiz aktarma için diğer perona geçiyordum. Arap çöllerinde, deve sırtında, aylar süren akıl almaz yolculuk devam ederken, sayın yolcularımız kapı önlerinde beklemeyiniz orta kısımlara doğru ilerleyiniz, anonsuyla hareketlenmek zorunda kalıyor, tutunacak bir yer bulduktan sonra ikindi kızıllığında karşıdan gelen silüetleri görüyor ve ister istemez tedirgin oluyordum. Çöl tekin bir yer değildi. Hele ki kabileler arasında savaşın olduğu böylesine eski zamanlarda. Nasıl da aniden bastırmıştı kum fırtınası, nasıl da silmişti arkadaşına giden ayak izlerini, nasıl bulacaktı yolunu şimdi? Artık günlerce, her ....................................................................


Abdullah Kibritçi 'ın Yazısı.