“Hepimiz hakkında Allah’ın bir hüküm ve takdiri var. Onu keşfetmek isteyen dine dönecek. Dine dönmek, kurtuluş, mutluluk ve huzuru ancak ve ancak dinde bulacağını bilmektir. Bu bizi biz yapan mesuliyetimizdir. Kimse kaderinden kaçamaz. Dinimiz kaderimizdir.”

Gözleri gök kadar derin Genç, içeri girdiğinde Burhan gazete okuyordu. Okumak denmezdi buna, dalmış gitmişti. Muhatabını rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basarak bir kenara geçti, izlemeye başladı.

Burhan’ın kaşları çatılmıştı. Dişlerini sıkıp duruşu çene kemiklerinin birbirine geçişinden belli oluyordu. Yüzünden keder bulutları geçtiği görülebiliyordu. Okuduklarından mıydı? Öyleyse, vahim havadisler olmalıydı. Sabah göz attığı kadarıyla olağanüstü bir şey yoktu. Gündemler her zamanki gibiydi: daraltıcı, boğucu ve karamsar…

Çok geçmedi, Burhan onu fark etti. Tebessümüne tebessümle karşılık verdi. Gazeteyi katlarken damdan düşer gibi sordu:

- Düzelecek mi?

Genç ne tebessüm etti, ne de bir cevap verdi. Sorunun kendinde uyandırdığı his derindi. Ama Burhan’ın sorusundan çok simasına takılmıştı. Soruya mı cevap versindi, simayı mı sorsundu? Sessizlik uzadıkça kederin daha belirginleştiğini görüyordu. Sabit bir noktaya takılmış bu acıtan gözlerden sanki bütün bir zaman, mekân ve kafile kafile insan geçiyordu. Tahmini doğruydu. “Düzelecek mi” derken özel bir duruma işaret etmemişti aslında; kastı, ümmetti, İslam coğrafyasıydı, yaşanan kargaşa, zulüm ve keşmekeşti.

“Düzelecek mi?”

Genç kendini hatırladığı andan bu yana bu sorunun kendi ve çevresindekilerin hayatında ne kadar çok yer işgal ettiğini düşündü. Ne saatler, ne gayretler ve dahası ne dostluklar harcanmıştı bu uğurda. Hep cevabı aranan ve hiç bulunamayan, derin bir acizlik hissi ile kol kola giden tartışmaların içinden şimdi ne kalmıştı geriye? Bu soruya olumlu bir cevap veremiyordu.

“Ne düzeldi ki?”

Burhan gibi onun da yüzünü keder kapladı. Dişlerini sıktı, derin bir nefes alıp, zihnini bulunduğu yerden uzaklaştırmaya çalıştı. Yapamadı. Bir anda bütün enerjisini yitirmiş gibiydi, omuzları düştü, öyle kalakaldı.

Sessizliği Burhan bozdu:

- Bizim zihinlerimiz de kalplerimiz de işgal altında, coğrafyamız talan edilmiş çok mu?

Gazeteyi gösterdi:

- Kan, vahşet, gözyaşı, mağduriyet, mazlumiyet…

Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki.

Devam etti:

- Başka? İhanet, acizlik, sefillik, aymazlık…

Sustu. Genç, Hakîm’le kalp merkezli sohbetlerinde bu tür bir konunun gündeme geldiğini hatırlamıyordu. Sadece bir keresinde “ne hal oldu bize” sorusu sorulmuş, cevabı havada kalan bu soru Hakîm’in yüzünde Burhan’ınkine benzer bir keder dalgası oluşturmuştu, bunu unutmuyordu. Çok derinden gelen ve söze mecal bırakmayan bir keder… Söze mecal bırakmayan mıydı yoksa söze getirilmeyen miydi, buna karar verememişti. Sonraları işittiği bir sözü bu bilinmeyenle ilişkilendirmişti: “Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.” Sonra? O da susmuştu. O gün susarak geçiştirdiği konunun şimdi içinde kanamaya başladığını hissediyordu. Eski bir dostla buluşmuş gibiydi.

Burhan dişlerinin arasından zorlukla çıkan kelimelerle konuşuyordu:

- Hayatımızın mihveridir bu. Ama soru “düzelecek mi” değildir. Soru şudur: “Düzelecek miyiz?” Bir kader var, tâbîyiz. Ama bize, niyetimize, duruşumuza ve amellerimize bakan bir taraf da var, bunu nasıl göz ardı ederiz? Umutsuz olmaya hakkımız yok. Nemelazımcılığa da… Yeni bir okuma yapıp harekete geçmek zorundayız.

Yeni bir okuma derken?

- Üç yanılgımız var. Birincisi rahatı burada arıyoruz. Cennet dünyada değil ki. Bu dünya imtihan dünyası. Sürekli sınanacağız. Niye yaşıyoruz? Güç elde etmek, dünyanın imkânlarına sahip olmak için mi? Dünyacılar var, maksatları belli, kulvarları da… Oradayız ve üzerimizde emanet gibi duran aksesuarlarla yarışa yelteniyoruz. Neyimiz var elimizde dinimizden başka? Gayesi belli bu kıymeti bizi daha iyi yarıştıracak bir enstrümana nasıl dönüştürürüz? Gelişme, ilerleme, refah, daha iyi şartlar dendi mi şansımız yok. Biz bu kavramlarla konuşamayız. Amacımız bunlar değil çünkü. Biz hak, adalet, sadelik, huzur ve basitliğe talibiz. Başkası bizi bozar. Nitekim bozmuştur da. Din öyle ..............................................


Mehmet Lütfi Arslan'ın Yazısı.