Mehmet Yavuz Yılmaz

Kafkas notlarımın ikincisi olan ve artık Gürcistan`ı hatıramda kaldığı, günlüklerimde yazdığım kadar sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Yolculuğumuz Gürcistan`a bağlı Azara özerk cumhuriyetinin başkenti ve aynı zamanda Gürcistan`ın en büyük üçüncü şehri olan Batum`da Kafkas İslam Ordusunun izini aradığımız yollarda devam ediyordu.
 
Bir anda her şey değişmiş, sadece Karadeniz tüm asaletini ve görkemini koruyordu. Sağ yanımda Karadeniz bölgesinin denize paralel uzanan dağları sol yanımda ufukta mavi gökten farksız kalan Karadeniz`in kendisi vardı. Türkiye sınırları içinde seyahat ederken etrafımızda gördüğümüz camilerimiz, lokantalar ve kültürümüze ait ne varsa hepsini geride bırakmıştık. Artık yol boyunca gördüklerimiz kiliseler ve meyhaneler kısacası eğlence yerleriydi. Bunu sınır kapısında da beklerken rahatça görebilirsiniz.
 
Toplumların kültürlerini, gelenek ve göreneklerini en iyi şekilde ancak yaşadıkları yerlerde görebilirsiniz. Bizde sınır kapısında rutin işlemlerimizi beklediğimiz sırada farkına varmıştık, bu kültür farklılığının. Şöyle ki, Sarp sınır kapısına geldiğinizde sizi en son yolcu eden bir camii göreceksiniz. Bu cami sınır kapısına yirmi otuz metre kadar uzaklıkta ve minaresinin rahatlıkla bütün bir sınır kapısı alanından görünebildiğini de belirtmek istiyorum. Buna nazaran sınırı geçtiğinizde ise Gürcistan halkına ait eski bir yapı mı, yeni yapımı olduğunu bilmediğim ama her haliyle eskiyi andıran, bir kilisenin Gürcistan`a ayak basar basmaz size merhaba dediğini göreceksiniz. Bunların yanında bazı eğlence mekânlarına da yol boyunca rastlamak gayet mümkün ve sıradan bir şeydir. Böyle bir örnekle iki kültür arasında ki geçişin en iyi şekilde farkına varmış olmanın verdiği ufak bir mutluluk vardı. Bu farkındalık bana yolculuk boyunca sürekli etrafıma bakmama olanak sağlıyor, dahası uykuma engel oluyordu. Çünkü her seferinde bizim Türk ve Müslüman kültürümüz de göremeyeceğimiz şeyler görüyor, özellikle mimarisiyle dikkat çeken bazı hususlar gözlerimin otobüs penceresinin camının ardındaki manzaralara kaymasına sebep oluyordu. Güzel bir sebepti, beni hep dinç tutuyordu. Zaten otobüste pek uyuyamam. Böyle şaşkın ve aç gözlerle etrafı izleyerek yolculuğumuza devam ediyorduk.
 
İnançlar, gelenek ve görenekler, dinler ve adetler, dahası aklınıza gelebilecek olan her ne varsa hepsini gözlerimle görüyordum. Hepsi farklı, hepsi bugüne kadar gördüğüm her şeyden daha da uzaktı. Ama içimde beni yalnız bırakmayan yetim kalmış bir maneviyatın vermiş olduğu heyecanda vardı. Bu heyecanın ve maneviyatın nedeni ise yüz yıl öncesine kadar bu topraklarda hüküm süren ceddimizin ve kanıyla ıslattığı bu diyarlarda varlığını hatırladığım şehitlerimizdi. Evet, çok değil diyorum çünkü iki kuşak gerimizde sadece onlar. Osmanlı mührünün değdiği ve sonradan bir yabancı gibi bize bakan her ecdat yadigârı bir şehir, bir vatan gibi sanki yüzünü asmış bize bakıyor gibiydi. Kafkasya`da bundan yıllar öncesine kadar kopan o fırtınalar, yakılan o ağıtların, söylenen o yanık türkülerin ve yiğit Müslüman Kafkas halkının çekmiş olduğu tüm ıstırabın acısını içime bir zamanlar bizim üzerinde at koşturduğumuz topraklar olan bu diyarların özlemini anımsayarak hissediyordum.
 
Yolcuğumuza devam ederken bir anda yol kenarında kendi ürettiği doğal ürünleri ve bahçelerinden topladıkları meyveleri satmaya çalışan Gürcistanlılarla karşılaştık. Bir iki tanesini geçtikten sonra en son meyve ve bazı bal olmak üzere doğal gıda ürünlerini yoldan gelip geçen ahaliye satmaya çalışan bir amcanın tezgâhının önünde durmuştuk. Birkaç farklı meyve aldık ama benim aklımda kalan elmaydı. Artık karnımız yolculuk yapmaktan açımıydı ya da gerçekten lezzetli miydi bilmiyorum ama o yeşilin her tonuna adeta dokunarak içinde seyahat ettiğimiz Kafkas dağlarının sinesinde o elmalar unutamayacağım bir tat bırakmıştı ağzımda.
 
Sınırdan geçtikten kısa bir süre sonra artık Batum şehir merkezine varmış bulunuyorduk. Batum, 1564′te Kanuni Sultan Süleyman döneminde fethedilerek, 314 yıl süreyle Lazistan Sancağı'nın merkezi olmuş. 1877-1878 tarihleri arasında süren Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle Rusya’nın işgaline uğramış, Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ile şehir Rusya’ya bırakılmıştı.
 
I. Dünya Savaşı devam ederken Rusya’nın bölgeden çekilmesiyle şehir Brest-Litovsk Antlaşmasıyla tekrar Osmanlı Devleti’ne geri verildi ve bağımsız bir sancak olmuştur. Mondros Mütarekesinden sonra ise önce İngilizlere, sonra Gürcistan’a bırakıldı. Batum, 1918’de kurulan Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti sınırları içinde kalmış. Şehir daha sonradan 16 Temmuz 1921′de kurulan Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti olmuştur.
 
Şehrin arka tarafından Tiflis`e giden yoldan geçtiğimiz için bizler sadece Batum`un arka mahalle ve sokaklarını gördük desem hiçte yanlış olacağını düşünmüyorum. Çünkü geçtiğimiz yer bir şehrin görünmeyen yüzüydü. Binalar oldukça basit bir mimariyle yapılmış, bazı duvarlarda niçin koyulduğunu bilmediğim çinko ve teneke gibi hiçbir estetik tarafı olmayan bir kaplama yönetimiyle kaplanmıştı. Fakat gördüğüm ve dikkatimi çeken bir diğer husus ise içinden geçtiğimiz mahallenin olduğu gibi büyük bir pazar yeri olmasıydı. Seyahat ettiğimiz yol, şehirlerarası bir yoldu ki Tiflis`e giden yoldu. En azından biz o yoldayken Tiflis`e doğru yol almaktaydık. Bu pazarlarda aklınıza gelebilecek herhangi bir şeyin satılma ihtimali oldukça yüksek. Kıyafet, araç ve gereçler, sebze, meyve ve oyuncak gibi daha birçok şeyi bu pazarlarda görmek gayet doğal bir durum. Açıkçası böyle bir şeyi görmek beni şaşırttı. Çünkü sadece Türkiye`ye has bir şeydir diye düşünüyordum o ana kadar. Ama Batum`da gördüğüm bu manzara aslında kültürlerin birbirlerine o kadarda uzak olmadığının en büyük göstergesiydi.
 
Ben eğer siz değerli okurlarımın, Allah nasip ederse gidersiniz diye Batum`un görülebilecek en güzel yerlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Her ne kadar araçla gezmiş, yürüyerek aşındırmadıysam da Batum sokaklarını, araç içinde ve sonradan şehirle ilgili bazı şeyleri okuyup ve öğrenmem bu gezintinin üzerine bal kaymak gibi bir tat verip bana şehri anlayıp, tanımamada faydalı oldu. Bu yüzden bilinmesi ve görünmesi gereken bir şehir olduğunu şiddetle tavsiye ederek vurgulamak istiyorum.
 
Batum deniz kıyısında gayet şık ve güzel bir görünüme sahip olan bir kent. Özellikle sahil bölgesi oldukça özenli ve güzeldir. Genelde Türkiye`den ülkeye gelen turistlerin ilk durağı olan Batum, sosyal alanlar ve özellikle sahil kesiminde bulunan gezinti yerleri ve turistik tesisleriyle sizleri karışılıyor. Öncelikle size Batum`a gelen turistlerin olmazsa olmaz dedikleri ve mutlaka uğradıkları bir yer olan ve bu ilgiyi fazlasıyla hak ettiği bir yerden bahsedeceğim. Batum bulvarı; Yedi km uzunluğa sahip olan bu bulvar, çeşitli ağaçlarla süslenmiş özellikle palmiye ağaçlarının sık görüldüğü denizin kıyısında sahile paralel uzanan bir bulvar. Bu bulvar kafeleri, park yerleri ve çeşmeler, heykellerle dikkatleri üzerine çekmeyi başaran bir yer. Bir tatil şehri olan Batum`da yazın bu bulvarı dolduran binlerce kişiyle karşılaşmanız oldukça olağan bir durum. Dediğim gibi Batum meydan ve bulvarlarıyla meşhur olan bir şehir. Bu yüzden size Piazza meydanında bahsetmek istiyorum. Avrupa şehirlerinin mimarisini görebileceğiniz bir meydan burası. Akşamları düzenlenen canlı müziklerle ünlüdür. Bir diğer önemli meydan ise Avrupa meydanıdır. Avrupa Meydanı, şehrin ana meydanı olarak biliniyor. Elinde altın koyun postu ile 1 milyon Lari’ye mal olmuş Medea heykeli burada bulunuyor. Bunun yanında Batum’da hemen hemen her meydanda bulunan havuz fıskiyelerini burada da görmek mümkün.
 
İnternette, dergilerde ve seyahat reklamlarında görmüş olmanız gereken Aşk Heykeli Batum`un adeta simgesi olmuş durumda. Ali ve Nino Heykeli olarak da bilinen Batum Limanın hemen yakınında sahilin çok yakınında bulunan, 7 metre yüksekliğinde metalden yapılmış heykel, görmesi gereken önemli bir sanat eseri olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Heykeltıraş Tamara Kvesitadze tarafından yapılan bu Aşk heykeli Azeri genç Ali ve Gürcü kız Nino arasındaki efsanevi aşkı anlatmaktadır. Hareket eden; bir kadın ve bir erkekten oluşan 2 metal heykel, her 10 dakikada farklı bir açı alarak iç içe geçmektedir. İnsanların ayrıldıkça birbirine kavuşmalarının anlatılmaya çalışıldığı muhteşem bir sanat eseri olarak bende hayranlık uyandırmış, ziyaret edilmesi gereken bir diğer yer. Görülmesi gereken bir diğer yer ise Birbirine çok yakında bulunan Dönme Dolap ve onun hemen yanında dünyada manevi açıdan inşa edilmesinin sebebinin çok nadir olan Alfabe Kulesi vardır. 2012 yılında yapılmış ve 130 metre uzunluğundaki Alfabe kulesi, kökeni 5. Yüzyıla kadar giden ve dünyada yaşayan 12 alfabeden biri olan Gürcü Alfabesine ithafen yapılmış. DNA bileşenlerine benzeyen mimarisi ile dikkatleri üzerine çeken kulede, şehri izlemek amacıyla birde restoran bulunmaktadır. Eğer vaktiniz olursa uzunluğunu şu an hatırlamadığım fakat gayet uzun ve kaliteli bir manzara görme fırsatı sağlayan aynı zamanda şehri kuş bakışı görebileceğiniz bir tepeye çıkaran teleferiğe de binmeyi unutmayın derim. Benim için olmazsa olmaz dediğim yerler buralar olmakla beraber bir şehri gezip görmenin en güzel tarafının ayakları yere basıp yoruluncaya kadar gezmek olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple bilip bilmeden kaybolup gezmek en iyi şekilde yapılmış gezintidir. Bu bilmeden gezip görmek emin olun sizde unutmayacağınız anılarında birikmesine fırsat verecektir.
 
Batum`dan geçerken hiç otobüsten inmeyerek Tiflis’e kadar geldik. Ama yoğun olan trafikten şehri size anlattığım kadarıyla tanıma şansı buldum. En nihayetinde şehirden ayrılmıştık. Artık Gürcistan`ın başkenti ve en büyük şehri olan Tiflis`e merhaba demiştik. Bu arada Tiflis’e geldiğimizde artık beşinci kitabımı okuyordum. Dostoyevski’den Beyaz Geceleri, Reşat Nuri Güntekin`in Acımak adlı kitabını okuyup bitirmiştim bile. İşte böylece zaman geçmiş ikindi namazı vakti bile gelip geçiyordu. Tiflis`e geldiğimiz de ilk olarak yaptığımız şey aç olan karınlarımızı doyurmak oldu. Karınlarımızı doyurduktan sonra Allah`ın huzuruna çıkarak ikindi namazını eda ettik. Bir saat gibi bir zaman zarfından sonra şehri dolaşmak için merkeze doğru gelmiştik. Evet, Batum buraya kadardı. Şimdi bir diğer notta yani Tiflis hatıralarımda görüşmek dileğiyle.
 


GENÇ'ın Yazısı.