Volkan Zamanoğlu

Yol uzun ve karmaşık. Ayağımızın kayma sayısını en aza indirmek için birilerine tutunmak, birilerini görüp bizden önce aynı yolu yürümüş olanları örnek almak durumundayız. Ama onlar da değişiyor, onlar da eksiliyor. Hatta diyebiliriz ki her şeyi tüketmeye alıştırıldığımız şu çağda, onlar dahi eskiyor.

Her şeyin değiştiği şu bol oyunlu yeryüzünde, sabit bir yol bulmanın zorluğundan bahsedeceğim. Eşimizin dostumuzun bile aynı kalmadığını, hayatımızın belli dönemlerinde çevremizin daralıp genişlediğini, azalıp çoğaldığımızı hatırlatacağım. Önem verdiğimiz şeyler ve kelimelere yüklediğimiz anlamlarla beraber bizatihi biz değişiyoruz çünkü. Yol uzun ve karmaşık. Ayağımızın kayma sayısını en aza indirmek için birilerine tutunmak, birilerini görüp bizden önce aynı yolu yürümüş olanları örnek almak durumundayız. Ama onlar da değişiyor, onlar da eksiliyor. Hatta diyebiliriz ki her şeyi tüketmeye alıştırıldığımız şu çağda, onlar dahi eskiyor. Neticede, kimi örnek alıp kimin ayak izini takip edeceğimiz sorusu kocaman bir levha olarak önümüze dikiliyor. Hâl böyle olunca size açık adres veremem. Değişen kendinizi idare etmenin anahtarı şudur ya da budur diyemem.

​Yakın zamanda kendi yolculuğuma yansıyan bir tecrübeyi paylaşabilirim ancak. Ahmed Yesevî’den bahsedebilirim. “İlk Türk mutasavvıf” olarak bilinen hocanın neden çok kıymetli olduğunu anlatamasam da okunmasını, araştırılmasını önerebilirim. Böylece tasavvufun Mevlana’dan, Türklüğün Türkiye’den ibaret olduğunu sanan birileri uyanabilir. Öyle değil çünkü. Şeriat ile sanatın birleşmesi Mevlana’dan önceye dayanır. Türk alimler, Türk Müslümanlar, Türk mutasavvıflar dünyanın geniş bir coğrafyasına yayılır. Fakat biz kolay kolay Azerbaycan’dan, Kazakistan’dan, Kırgızistan’dan, Özbekistan’dan yazar ya da şair okumayız. Türk Edebiyatı dendiğinde aklımıza sadece kendi ülkemizin sınırları gelir, daha fazlası için yüzümüzü Batı’ya döneriz. Benim, okunacak çok fazla isim olduğunu fark etmem maalesef yüksek lisans yaptığım zamanlara rastladı. Yazımı okuyan genç kardeşimde öyle olmasın istediğim için bu sözleri sarf ediyorum. Yoksa, dediğim gibi, Ahmet Yesevi’den bahsedecektim sadece. ​

Ahmet Hoca, Yesevî lakabını doğduğu (orada doğmadığını iddia eden kaynaklar da vardır) ve yaşadığı şehir Yesi’den alır. Çocuk yaşta Arslan Baba ile tanışan Yesevî, kendisini İslâm yolundaki kıymetli bir silsilenin içinde bulur. (Yûsuf Hemedânî, Hoca Abdullah Berkî, Hoca Hasan Andakî, Hoca Ahmet Yesevî, Abdu’l-Hâlik Gucduvânî…) “Türk sufiliği” olarak bilinen Yesevîlik, işte bu zincirin önemli bir halkasını, Hoca Ahmet Yesevî’nın öğretisini temsil eder.

Dönemin şiirleri ve sanatı Fars yahut Hint alimler ile sanatçıların etkisi altındadır. Şiirin şekli aruz ölçüsüyle, içeriği Sebk-i Hindî dediğimiz sanatlı söyleyişle yoğrulmaktadır. Fakat bu; “Türkçe, Türk’e has, Türk için” değildir. Ahmed Yesevî, işte bu noktada, aynı derdi ve dini anlattığı hâlde farklı bir yol açar kendine: Şiiri Türklerin geleneğine uygun olarak hece ölçüsü ile verir. Fars kültürü ve söz sanatlarından uzak olarak arı, duru, anlaşılır bir anlatımı tercih eder. Bu tercih, bu kasıtlı ve kıymetli seçim, ırkçılık değildir elbette. İslâm’ı Türkleştirmek değil, Türkleri İslâm’a yaklaştırmak gayesinin sonucu ve başlangıcıdır. Türk halkının tasavvufu anlaması ve kendine yakın bulması bu sayede gerçekleşir. Ahmed Yesevî bu süreçte anlaşılır, sevilir, tanınır. Etrafında kümelenen halk, onun hikmetlerini kavramaya ve hayatına işlemeye başlar. Türk tasavvufu ile yeniden şekillenen hayatlardaki kurtarıcı etki, bugün dahi gözlemlenebilir.

​Buraya kadar verdiğim bilgiler zaten bildiğiniz, ansiklopedilerde bulabileceğiniz, elinizdeki telefondan kolayca ulaşabileceğiniz şeyler aslında. Bu yüzden detaya girmek ve kitabî bir üslup edinmek istemiyorum. Niyetim; bize kalan güzel bir Divan-ı Hikmet olduğunu hatırlatmak ve her şey değişirken, her şey yenilenirken sabit kalan ve daim güzellik/doğruluk saçan kaynaklardan birinin istifadesine vesile olmak. Çünkü o zaman anlaşılan ve ruhları kurtaran bir söz, bugün de anlaşılabilir ve içimize iyi gelebilir. Çünkü o zaman söylenmiş hikmetli bir söz, bugün hepimizi kurtarabilir. Bununla beraber “Bize kim lâzım?” sorusunun cevabını hâlâ bilmiyorum. Divândan birkaç hikmet bırakıp çekileceğim içinizdeki karmaşadan:

Canı cana bağlayıp, damarı damara ekleyip

Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım işte

Aşk kapısını Mevlâm açınca bana değdi

Sübhan Rabbim, zikr edip göğsümü deş

Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz

Baştan ayağa hasretinle feryâd eylesem 

Bir ve Var’ım, cemâlini görür müyüm?

Not: Mısraların günümüz Türkiye Türkçesi için Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu’nun hazırladığı Divan-ı Hikmet’in 2018 tarihli 8. baskısı kullanılmıştır.


GENÇ'ın Yazısı.