Güzel yüzü hep aklımda; ne zaman gitsem ya çalışıyor olurdu ya da elinde Kur’an-ı Kerim, hafif sesli okurken bulurdum O’nu. Karanlık dükkânın içinde bir huzur kaplardı insanın içini. Ahh Rahmetli Mümtaz Amca, meğer o ışık saçan dükkânından başka başka ışıklar da saçılırmış etrafa...

Bu aralar kafamda cevaplarını bulabilirsem birbirini tamamlayacak iki soru var yaşadıklarımıza dair; “neyi paylaşamıyoruz?” ve “neden paylaşamıyoruz?”

Hepimizin diline pelesenk olmuş cümlelerden biridir “dünya boş!” ifadesi. Peki, bu denli değersiz olduğunu iddia ettiğimiz bu yerde, neden bu kadar çok problem yaşıyoruz? Neden bu kin, neden bu nefret, neden anlaşamıyoruz sahi biz?

İşte bu düşüncelerle boğuşurken kapadığım gözlerimi, yıllar öncesinde, en çok ihtiyacım olan yerde açmıştım… O zaman bu hikâyemiz tam da burada başlasın:

Olayların tam olarak farkında olamadığımız, hayatın sadece oyundan ibaret olduğunu şimdiki gibi yalnızca sözlerle değil, gerçekten de yaşadığımız yıllardı. Üç tekerlekli bisikletim dünyada sahip olduğum en değerli varlığımdı o zamanlarda. Açıkçası ne kadar güzeldi, ya da markası tam olarak neydi ve ne kadar kaliteliydi inanın bilmiyorum. Sadece biniyordum sorgulamadan; hatta mahallenin tüm çocukları, hiçbir art niyet gütmeden, kıskanmadan birbirimizi…

Annem bazen kapının önüne çıkar, “gel yemek ye biraz, kurudun kaldın!” diye seslenir ama her çocuk gibi kapının önünde bisikletimle sekiz çizerek, “yok gelmeyeceğim, ekmekle salatalık ver!” ya da bizim oralarda meşhur olan “salçalı ekmek ver!” seslenişi ile inletirdim mahalleyi.

Zaman böyle hızla akıp giderken, bizim üç tekerlekli bir defasında yorulmuş olacak ki, gövdesini birbirine bağlayan demir çubuk tam ortadan ikiye ayrılıverdi. Üzerinde öylece kalakaldım. Üzülmüştüm çokça; zira dedim ya hayattaki en değerli varlığımdı diye. Bu üzüntüm fark edilmiş olacak ki, birkaç gün sonra babam, bir elinde bileğimden kavradığı küçücük elim, diğer elinde kırık bisikletimle mahallenin başındaki mütevazı dükkâna götürdü beni. Karanlık bir dükkândı burası ama içerden garip ışıklar saçılıyordu etrafa. Yaşlı bir adam içerde bir şeyler yapıyordu yüzünde demir bir maskeyle. Babam hafifçe içeri adım attı, “Selamun aleyküm, hayırlı işlerin olsun Mümtaz Ustam!” deyiverdi. Adını ilk kez babam seslendiğinde duyduğum ve sonrasında çokça vakit geçirdiğim Mümtaz Amca, elindeki ışık saçan aleti bıraktı, sakince doğruldu, maskesini çıkardı ve “aleyna ve aleyküm es selam” diye mukabele etti. Ellerini önlüğünün cebinden çıkardığı biraz kirlenmiş mendiline sildi ve bana doğru yaklaşarak yüzüme dikkatlice baktı; “ne oldu kara oğlan, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye soruverdi. Üzüntüden cevap verememiştim ve tam olarak kestiremiyordum ne olacağını; sanırım canım bisikletim bir süre tamir için burada kalacaktı. Peki ben ne yapacaktım bisikletim olmadan? Çatık kaşlarımı indirmeden yüzüne dikkatlice baktım; ay gibi parlıyordu yüzü. Bembeyaz sakalı, hafif seyrelmiş beyaz saçları ve yüzündeki çizgiler net olarak aklımda ama hiçbirisi yemyeşil gözleri kadar dikkatimi çekmemişti Mümtaz Amca’nın. Hafifçe başımı okşadı, babamın yere bıraktığı bisikleti aldı, evirdi çevirdi, “bunun biraz işi var ama hallederiz!” dedi. Mümtaz Amca’nın güzel yüzünün de etkisi ile bir an cesaretimi toplamış, “çok kalacak mı burada?” diye soruvermiştim. Cevap vermedi ama o kadar naif, o kadar güzel gülümsedi ki. Sonra birden arkasını döndü ve naylonları kullanarak yaptığı bölmeden geçerek dükkânının arka tarafına doğru yavaş adımlarla ilerledi. Bir süre sonra elinde kırmızı renkli bir bisiklet ile çıkageldi. Yavaşça yere koydu; yine ağır ama asil bir şekilde bezle tozlarını silip, “nasıl beğendin mi?” diye sordu. Bir anlam veremememe rağmen, ilgisizce “güzel” dedim. “Eee ne duruyorsun, al hadi senin bu! Biz onu tamir edene kadar sen bununla idare et. Beğenirsen senin olsun, beğenmezsen getir başka bir tane verelim!” dedi. Şaşırmış kalmıştım bu teklif karşısında. Aslında bizim emektarı da bırakmak istemiyordum ama ...............................


Emre Topoğlu'ın Yazısı.