Boynumdaki Kuranı Kerimimle dizinin dibine oturduğum hocam Kürt’tü. Birlikte “ayn” sesi çıkarmaya çalıştığımız arkadaşlarım da… Sırrımı ilk paylaştığım arkadaşım ve ilk dayak yediğim arkadaşım da... İnsanları ayrıştırmak başka birilerinin işiydi. Babam ilk bunu öğretti bize.

"Kaç yıl yaşarsan yaşa ömrünün en uzun yarısı ilk 20 yıldır” derler. Bence bu yirmi yılın en uzun yarısı da ilk on yıldır. Kesin öyledir. Eğer öyle olmasaydı o yıllara dair hatıralarım Reno 12’ye binip üzerime üzerime gelmezdi...

Çocukluğum Doğu Anadolu’da kendi kaderine terk edilmiş bir ilçede geçti. Babam memur değildi, sürgüne de yollanmamıştı. Ama ekmeğini nerede olursa olsun arayıp, kovalayan bir adamdı. Tornacıydı. Hani o nezih yaşantınıza hiç de yakışmayan yağlı elbiseli, esmer tenli, siyah tırnaklı adamlar var ya... İşte onlardandı babam. Akşamları annemle Orhan Gencebay dinler, sadece bir kere gidebildikleri yazlık sinemadan bahsederlerdi. Yufka yürekliydi. Mutluydu. Bu yüzden mutluluğun tanımını yapmak hiç aklına gelmedi. Biraz tütün, biraz Cimbom, biraz çay ve hayalini kurduğu yağlı paslı bir dükkân… Bu yüzden askerde tanıştığı Kürt arkadaşı yıllar sonra gel burada ortak olup dükkân açalım deyince tası tarağı toplayıp yola koyulmuştu. Hükümetin fabrika değil küçük bir işletme açmaktan imtina ettiği o yıllarda babam özgür bir müteşebbis olarak gitmiş kurmuştu şirketini. Batıdaki sanayilerde yeni yeni görülmeye başlayan torna tezgâhını doğunun en ücra köşesine getirtip çalıştırmıştı. Babamın maceraperest mi yoksa hayalperest mi olduğunu şu gün olmuş çözebilmiş değilim. Amma annemdeki Hz. Hatice koruyuculuğunu daima hissetmişimdir. Öyle olmasaydı gitmemek için direnirdi. Gurbete direnirdi.

Babam işinde sebat etmiş, dükkân kâra geçmişti. Bölge halkı, memleketinden kalkıp gelmiş bu küçük esnafı bağrına basmış ve çalışkanlığına şahit olmuştu. Annem ise iki göz odayı bir cennet bahçesine çevirmiş, komşularla muhabbeti artırmıştı. Penceremizde küpeli çiçeği, duvarımızda Kâbe resmi, sobanın üzerinde kaynayan bir çaydanlık, mutfağımızda biraz otlu peynir ve kaçak çay vardı. Evden çıkarken kapının önünde biriken karda bir tünel açmak babamın günlük işlerindendi. Babamın akşama kadar açtığı yolu Cenabı Mevla sabaha kadar doldurur, doğunun da batının da üzerine beyaz bir çizgi çekerek hepimizi eşitlerdi.

Boynumdaki Kuranı Kerimimle dizinin dibine oturduğum hocam Kürt’tü. Birlikte “ayn” sesi çıkarmaya çalıştığımız arkadaşlarım da… Sırrımı ilk paylaştığım arkadaşım ve ilk dayak yediğim arkadaşım da... İnsanları ayrıştırmak başka birilerinin işiydi. Babam ilk bunu öğretti bize. Ona göre en az kendisi kadar “elimdeki parayı örgüte haraç vermektense bir işyeri açarım halkım faydalanır” diyen ortağı da vatanseverdi. Namazını bir kere kazaya bırakmamış fakir babası Kazım amca cümle âlemden daha Müslüman’dı babama göre. İslam kalpleri birbirine yaklaştırdıkça ayrılıklar budanırdı. Öyle olmasa kafama taş yediğim o gün, alnımdan kanlar sızarken, başındaki beyaz tülbendi çıkarıp yarama tampon yapan Gülcemal teyzemin annemden bir farkı olurdu.

Bazen babam iyi ki gitmiş oraya diyorum. Yoksa o insanları bu kadar iyi tanıyamazdım. Kocaman bir bahçemiz ve pek çok arkadaşım vardı. Onlarla yere dökülen kavak yapraklarından tabak, yoncalardan da yemek yapardık. Arka fonda Süphan Dağı vardı. Paspartuyu Murat Çayı oluştururdu. Dört yanımda ağaçlar vardı. En çok da kavak ağacı… Üzerinde karga yuvaları bir çiçek gibi salınırdı. Sokak lambaları olmadığı için babamın kadim dostuna ‘keledoş’ yemeye giderken el lambası alırdık yanımıza. Gece karanlığında lambayı ağaçlara tutunca kuşlar ciyak ciyak kaçışırdı. Bizim eğlencemiz de gece hayatımız da buydu o zamanlar. Bol bol elektrik kesilirdi ve biz de bol bol hikâye dinlerdik. Akdamar adasındaki prensesi, Süphan dağındaki efsane şelaleyi, Ağrı Dağı masallarını…

Yıllar geçip o insanlarla ayrı ayrı göllere dökülsek de birbirimizi hep iyi hatırladık, öyle bildik. Babam şirketini devredip Güneydoğu’da başka bir dükkân açtı. Orada da işler iyi gitti. Tâ ki hastalanıp yatağa düşene kadar... Ekmek teknesine kilit vurup memlekete dönse de oradaki dostluğu vefayı hiç unutmadı... Onlar da babamı hiç unutmadılar.

• • •

Şimdi belki güleceksiniz, yıllar önce yaşadığım izlenimlerden bir açılım yazısı yazmam belki size komik gelecek. Belki o ağır abi kalemlere yetişemem... Belki büyüdüğüm o kasabaya kavaktan başka ağaçlar dikiliyordur şimdilerde… Hem belki kargaların genetiği bile bozulmuştur -ışıktan falan kaçmıyorlardır artık-. Belki Gülcemal teyzem çoktan toprak olmuştur değil mi?

Öyledir belki… Ama öte yandan siz de bilirsiniz ki tüm değişim ve bozulmanın sağlam bıraktığı tek şey vardır. O da umut! Her şey olup bittikten sonra alnında açılan yarayı kendi kendine onarabilir o. En ummadığın anlarda seni başka bir Gülcemal ile karşılaştırabilir. Soğuk dosyalara iliştirilmiş bir delil gibi ayakucuna bir anda düşüverir. Sesini kısmak istedikçe bağırır ve yayılır göğsüne. Madem öyledir o zaman değişen ne? Her gün umuttan korkuya, korkudan umuda hicret eden Müslümanların ayağına o taşı kim bağlıyor ki iş ümmetlik meselesine gelince kımıldamadan durabiliyorlar. İslam ağacının farklı kollarında salınmayı ayrılık gayrilik görmek nerden çıkıyor? Birisi dalları budamaya çalışıyor ve biz “evet dalsız ağaç güzel bir şeydir” pozu veriyoruz. Dalsız ağaç kütüktür oysa!

Diyeceğim odur ki babam ve ortağı arasında kurulan dostluk köprüsünü, Gülcemal teyzemle aramdaki şefkat bağını ve doğu batı illerimizi ümmet zinciriyle sımsıkı bağlayan veliler evliyalar ve muhterem zatların dualarını öyle kimse bir çırpıda silemeyecek. Uğraşacak fakat silemeyecek.

Ben ne zaman bir şeylerden ümit kessem, ne zaman tuzağa düşüp ötekileştirmeye başlasam, ne zaman birlik adına içim kan ağlasa Gülcemal teyzem çıkar gelir bir yerlerden ve başındaki beyaz tülbendi sıyırıp basar yaralarıma. Elindeki tülbentle bağlar tüm kırık çıkıklarımı. Ve onunla süzer bizi ayıran nifak tohumlarını. O tülbendin dört ucunu birleştirerek bizi ümmet çıkınına dolduruverir.

Peki, sizin bir Gülcemal teyzeniz oldu mu hiç? Birinin sizin Gülcemal teyzeniz olmasına izin verdiniz mi? Ya da siz Gülcemal oldunuz mu bir yaraya?!

Not: Babama ne mi oldu? Doğuda kazandığı her kuruşu batıdaki hastanelere yatırarak sıfır noktasına geri döndü. Ama o ağır hastalığı atlattı çok şükür. Şimdilerde vakit namazlarını nafile ibadetler ile süslüyor, hala Cimbom’a dayanamıyor, tütünden bir nefes çekmek yerine tespihten 99 çekerek demleniyor. Hala çalışıyor pas tutmaz bir dişli gibi… Ve her bayram o küçük kasabadan gelen telefonlara canı gönülden cevap veriyor.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.