Kadınlar Neden Çalışır?
Zeliha Akkaya
Çalışmaya Alışıyoruz, Alışmaya Çalışmıyoruz!
Çalışma hayatında kadınlar ve özellikle de dindar hanımların çalışması meselesini ele almaya karar verdiğimizde bir mayın tarlasına daldığımızı biraz geç fark ettik. Bizi aşan bir konu bu aslında. Ama yine de bir sözümüz var ve bunu söylemeliyiz. Bir kere meselenin ne kadar çetrefilli olduğuna dair bir fotoğraf çekmenin bile bir anlamı var. Bu fotoğrafta dikkati çeken en önemli ayrıntı ne biliyor musunuz? Ortada öyle bir vakıa var ki çalışmalı mı çalışmamalı mı sorusu artık önemini yitirmeye başlamış. Hanımların çalışmasına alışmak üzereyiz. Ama biz nerede durduğumuzu biliyoruz. Biz bu meselede alışmak istemeyenler tarafındayız. Tamam, özel durumları göz ardı etmiyor, sadece hanımların yapabileceği ya da yapması gereken bir takım meslekler olduğunu kabul ediyoruz. Ama şunun altını çizerek: Hanımlar aile kurumunun teminatıdırlar, onlar olmadan ne sağlıklı aile ne de toplum olur. Onlar, kapitalist dünyanın köleliğine razı olmaktansa evlerinin efendisi olmayı seçerlerse sadece kendileri değil bütün bir toplum kazanacak.
Aile kurumunun üzerine kurulduğu bir denge var. Bütün kurumlar ve bütün ilişkiler gibi aile kurumu da bir takım zaruretler ve beklentiler çerçevesinde inşa edilir ve yaşatılır. Bu zaruret ve beklentiler ne kadar güçlü olursa, bu kurum da o kadar güçlü ve uzun ömürlü olur. Erkek ve kadın, kendilerine atfedilen rollere ne kadar uyum sağlayabilirlerse oluşturdukları birliktelik de o kadar sıhhatli gerçekleşir. Dengenin herhangi bir taraftan aşınması halinde aile emniyeti tehlikeye girer. Modern çağda bu denge önemli bir taraftan aşınmıştır. Günümüzde kadın erkeğe mali yönden artık mahkûm olmak istememektedir. Bunun neticesinde de ‘ev kadını’ olmaktan ziyade ‘iş kadını/çalışan kadın’ olma yoluna girmiştir. Zamanla bu tercih ekonomik sebeplerle sınırlı kalmamış, sosyal ve siyasal bir duruşa da dönüşmüştür. ‘Evlense bile kendi ayakları üzerinde durabilmek, kocası olsa bile(!) kimseye eyvallah etmemek’ düşüncesi bugün birçok genç kızın dillendirdiği bir şeydir. Kadın kendi parasını kazanmaya başladığı veya ‘ben kendi paramı kendim kazanırım’ derdine düştüğü an, geleneksel aile yapısındaki rollerde bir oynama olmuş ve denge bozulmuştur. Ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadın, diğer adı ile ‘kocasına eyvallahı kalmamış kadın’ erkeğin karşısında güçlenmiş ve bağımsızlaşmıştır.
Bu normal bir durum mudur? Ekonomik özgürlük denen kavram aslında “ego”nomik özgürlük anlamına mı geliyor? Kadın özellikle de dindar olanlar neden çalışmak ister? İş hayatının getirdiği ağır şartlara göğüs germek kadını mutasyona uğratır mı? Bu ve benzeri soruları hem beylere hem hanımlara sorduk. Yazarımız Ayşegül GENÇ de dosya konumuz çerçevesinde dindar kadınların niye çalışmak isteyeceklerini yazdı.
Dindar Bir Kadın Neden Çalışmak İster?
Ayşegül Genç
Bir yazı yazdım adım feministe çıkacak. Kadim polemiğe bir tas su daha taşıdım. Kadınların çalışmaya hakkı vardır ama ihtiyacı yoktur/olmamalıdır.
Yağmur yağıyor. Kadınlar işe gidiyor. Rızık peşinde koşanlar ile Rezzak peşinde koşan kadınlardan bir çorba sunuyor şehir. Ana yemeğe, ana konuya, ana maddeye geçmek için önce çalışan kadınları tüketmek, sindirmek, harcamak ya da kusmak gerekiyor. Peki dindar kadın çalışınca neden daha çok eleştirilir? Ve dindar kadın neden çalışmak zorundadır.
1. KENDİSİNE TALİP OLAN DİNDAR ERKEĞİN İSTEDİĞİ ŞEKLE GİRMEK İÇİN
“Çalışmak istiyorsa çalışsın ama işten geldiğimde soframı önümde isterim”, “çocuk da yapsın kariyerde, mantı da sıksın kemerleri de”, “şiş de yanmasın kebap da…”
Bu kadar kolaydır. Kadın daima kontrol altında, müdahale edilebilen, hızlı ve pratik, hizmeti sınırsız, duyguları kısıtlı bir varlık olmalıdır. Cebinizden çıkarıp masanın üzerine koyuverdiğiniz telefonunuz gibi… Hem çok yakın hem çok uzak. Hem gözünüz rahat olmalı hem gönlünüz. Maddi açıdan da manevi açıdan da tatmin eden ve manipülasyona açık olan bir konumda olmalı. Evi de evin ekonomisini de çekip çevirmeli. Her istenildiği zaman hazır ve tetikte olmalıdır. Böyle düşünmeye başlayan erkeklerin ben “hiç”leştiğini düşünürüm daima. Hayatın her ayrıntısını kadın şekillendirip, tüm faktörleri kadın belirlerse ve mükemmeliyete kadın daha çok yaklaşırsa o evde erkek, mükemmelliğin ortasında sırıtan kirli bir çoraba dönüşüyor demektir. Oysa evlilik teknik ve artistik açıdan karınıza tam puan vereceğiniz bir spor dalı değildir. Bu yüzden tahakküm eden dindar erkeğin bu düşüncesi kadar; bu şekle girmeyi kabul eden kadının düşüncesi de sakattır. Eşini sadece yazar kasa olarak gören erkekler olduğu sürece o kadim koruma içgüdüsünü kaybeden hanımlar da daima olacaktır. Merhametin olmadığı evlilikler böylece bir kalıp bir boru bir duvar olarak var olmaya devam edecektir.
2. EVDE OTURMAK SÖZÜNDEN HİZMETÇİ OLMAK SONUCU ÇIKARDIĞI İÇİN
“Çalışmasın, dışarıya çıkmasın, evde otursun, bana yemek yapsın…”
Evde nereye otursun istersiniz peki? Koltuğa? Mutfak sandalyesine? Eşiğe? İsterseniz tek ayak üzerinde beklesin sizi. Hatta hem tek ayak üzerinde beklesin hem de bir eliyle çorba karıştırıp diğeri ile saçını tarasın. “Kadınlar evlerinde otursunlar” kalıbını “evlerinde robot gibi çalışsınlar” diye algılayan dindar erkeklerin yarı Tanrı pozlarına yattığını düşünüyorum. Oysa kadının dinimizde çocuğunu emzirme zorunluluğu bile yok. Modern hayatın bir yağmur gibi yağan zehirli okları kadını evde de işyerinde de okulda da bulabiliyor, kalbimize her daim isabet edebiliyor. Tıpkı erkeklere isabet ettiği gibi... Burada birbirimizin tanrısı olmak yerine aynı tanrıya kul olmaya çalışmak tek çözümdür. Her koşul ve şart altında insan nefsinin isteklerini bilir ve günaha giden yolları tıkarsa çarpık sonuçları çözümlemek zorunda kalmaz. Evden çıkmayan bir kadının cep telefonu ile eşini aldatmasını da iş hayatı boyunca çevresindeki insanlara örnek bir hayat sergileyen kadının kazandığını da aynı terazide tartmak zorunda kalmayız o zaman. Her vakıa özeldir, her kadının duruşu kendine özgüdür… Bu yüzden dindar erkeğin çalışmayan kadın isterken aslında evine bir hizmetçi istemesi kadar evinin hanımı olmak yerine hizmetçisi olmayı kabul eden kadının düşüncesi de sakattır. Oysa kadın ve erkeğin doğasında var olan şey, arz talep meselesi değil adayıştır. Sevginin tavan yaptığı yuvalarda hanım; erkek istediği için değil kendini adadığı için saçındaki tokadan kalbindeki atar damara kadar neyi varsa erkeğin avuçlarına bırakır. Bu yüzden rabbimiz sükûn bulunacak eşler diye bahseder onlardan. Birbirlerine hükmeden, birbirlerinin fıtri alanlarına tecavüz eden eşler olarak değil.
3. EKONOMİK ÖZGÜRLÜK İLE EGONOMİK ÖZGÜRLÜĞÜ KARIŞTIRDIĞI İÇİN
“Hayat şartları zor, istekler çok…”
Bir lokma ve bir hırka sözü -bizim isteğimiz dışında olsa da- fantastik hale geldi. Bu zaman diliminde dünyaya gelmeyi biz seçmedik. Tüm oluşumlar yaratıcımızın takdiri. Ama bunu bahane olarak ortaya atmak sorumluklarımızı azaltmaz maalesef. Her şeyin “anında” yaşandığı şu zaman dilimi, tetris oyunun beşinci bölümü gibi… Gökten sağanak halinde şekiller yağıyor ve biz anında o şekillerle evirip çevirip gedikleri tıkamak zorunda kalıyoruz. Böylece ekonomik açıdan özgür olduğunu sanan kadın aslında modern zamanın gönderdiği şekilleri dini hayatına uygulamaya çalışan bir köle haline dönüşebiliyor. İhtiyacı olmadığı halde ve Allah rızasını kazanmak gibi ulvi bir amacı, halka hizmetin hakka hizmet olduğu gibi bir düşüncesi olmadığı halde sırf kariyer, ego ve lüks yaşantı için çalışıyorsa dindarlığı da aile hayatı da zedeleniyor ve etrafındakileri zedeliyor demektir. Ve kendisini mutlu etmeyeceğini bile bile hak iddia ettiği her yerde bulundukça bu zedelenme devam edecektir. Bu noktada Tarkovski’nin şu sözleri ne kadar manidar: “Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.”
4- TOPLUM DİNİ VECİBELERİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİ İÇİN
Özellikle dindar erkeklerin tutumunu niye İslam değil de modern koşullar belirliyor anlamak mümkün değil. Başörtülü kızlar bir olumsuzluk eki gibi takılıyor her kelimeye. Her kelime olumsuz cümleler doğuruyor bu yüzden. Efendim okumasınlar, okurlarsa da çalışmasınlar, çalışırlarsa da evi ihmal etmesinler, çocukları boş bırakmasınlar, gerekirse evlenmesinler, avukat olsunlar ama mesleği bıraksınlar, öğrenci olsunlar ama öğretmen olmasınlar… -Diğer yandan rektörlerin de başörtülü kızlar hakkında aynı şeyleri söylemesi ilginçtir-.
Oysa neden bir meslek edinir bir insan. Neden rabbimiz bazılarımıza diğerlerinde olmayan yetenekler ile donatmıştır. Her insanın mahir olduğu işler vardır. Bu doğrultu da kadının da erkek gibi kendini keşfetmesinde, yeteneklerini geliştirmesinde, çok zeki ise zekâsını kullanmasında ne gibi bir sakınca olabilir. Ev ya da iş diye sosyal hayatı ikiye bölen insanlar dindar da olsalar bir üçüncü şık sunmadıkları için yavan kalıyorlar. Diğer yandan ihtiyacı olan kadının avuç açmasının sebebi yine Müslümanlar değil mi. Eğer ki dinimiz de dul kadının ve yetimin hakkı mevzusu sosyal hayata Müslümanlar tarafından işlenseydi bu gün aman dul kalırsa ortada kalır diye anneler kızlarının okumasını hayat-memat meselesi yapmazdı. Diğer yandan ‘hastaya maddi manevi yardım’ hakkı ile yerine getirilseydi, eşi hastalanan kadın çalışmak zorundayım diye çabaya düşmezdi. Eğer ki erkekler eşlerini bir başkası ile aldatıp ikinci kadın statüsünü olağan göstermeseydi bu gün her ihtimale karşı mesleğim elimde olsun diye okuyan kızlar olmazdı. Peki, erkekler bir gün hak vaki olur da ölürsem eşim ne yapar çocuklarıma kim bakar diye düşünüp eşine bir meslek edindirme çabasına düşüyor mu bundan da pek emin değilim.
İşte dindar kadın en çok da bu ihtimal yüzünden okumak ve iş hayatında olmak istiyor. Toplumdan umudunu kestiği için, modern erkekten umudunu kestiği için, figüran rolüne düşmemek için. Dul kaldığında çocukları ile sobasız bir evde gelecek bir tas çorbayı beklememek için. Son anda bir umudum olsun, açık bir kapım olsun diye bir meslek ediniyor kadın. Yıllarca okuyup alabildiğimiz üniversite diplomasını kanepelerin altında, gar dolabın üstünde işte bu yüzden saklıyoruz. Bu kadar basit.
SONUÇ
Şimdi bu yazıdan sonra adım feministe, lakabım artiste çıkacak ama olsun! Ben kariyer peşinde olan egosunu büyüten ve Allah rızasını arka plana atan kadınları savunmuyorum. Ben evde duran akşama kadar televizyon izleyip çocuklarına beş dakika ayırmayı çok gören kadınlara bir hak kazandırmak amacıyla da bunları yazmıyorum. Ben elbette kadının zayıf, iş hayatının yükünün ağır olduğunu da biliyorum. Üzerinde “görülmüştür” damgası bulunan her kadının tesettür ve ahlak açısından durmadan kendini yenilemesinin, dışarıda bulunduğu sürece o ağır zırhı taşımasının; ne denli zor olduğunu da biliyorum. Çoğu kez kadının sömürüldüğünü ve nesne haline getirildiğini de maalesef biliyorum.
Ama filleri* eğitmeye çalışan Hintlilerin hiç mi suçu yoktur. Hintliler önce fili üzeri yapraklarla örtülü bir çukura düşürürler. Sonra gece gündüz demeden filin uyumasına fırsat vermeden orasına burasına bıçak sokup küçük yaralar açarlar. Kükreyip tepinen filin yaralarına ve gözlerine tuz basıp file sahibinin kim olduğunu öğretmeye çalışırlar. Yedi gün sonra yabani ve özgür filden geriye bir şey kalmaz. Fil artık itaat eder ve sahibini tanır. Bunun gibi dindar hanımların kabiliyetlerine, fikirlerine, hislerine, güven duygularına durmadan tuz basan erkeklerin, toplumun, dekanların, ailelerin hiç mi suçu yoktur peki? Kendisini başörtülü hanımların sahibi olarak gören ve onları kendisine itaate zorlayan eşlerin hiç mi suçu yoktur? Emanet olarak verilen varlığa sahiplik iddiası taşıyan dindar beylerin? Ve filleri evi yıkmaya zorlayan Ebrehelerin (sistemlerin) hiç mi suçu yoktur?
İşte tam da bu noktada gökten iki elma bir ayva düşüyor…
Birisi “Kabe’yi yık” diyen Ebrehe’ye değil “Kabe’yi yıkma” diyen Allah’a itaat eden fil kadınların başına. Ki onlar çalışıyorsa evi bozmamak için, okuyorsa evi bozmamak adına, ev hanımıysa evi cennet bahçesine çevirmek tasasıyla didinip dururlar. Ve diğeri de evin geçimi konusunda endişeye düşmeyip, “o evini korur” diyerek evi sahibi olan Allah’a emanet eden Abdulmuttaliblerin başına. İşte ancak o zaman modern hayat denilen Ebrehe yenik ekin yaprağına dönüşür ve dünya denilen masal mutlu sonla biter…
Not: Peki ya gökten düşen ayvaya ne oldu o kimin başına düştü diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Efendim gökten düşen ayva da benim başıma düşüyor. Bu yazıyı yazıp kadim polemiğe bir tas su daha taşıdığım için, adım feministe çıkacağı için, kadınların çalışmaya hakkı vardır ama ihtiyacı yoktur/olmamalıdır demeye çalıştığım için, her iki tarafa da mail olmadığım için…
*Sibel Eraslan’ın “Fil Kadınlar” kitabından mülhem…
Denklik ve Eşitlik Farklı Şeyler
Mahir Orak (Avukat)
Çağımız "Kavram Kargaşaları" çağı ne yazık ki. Müsrife cömert, iktisatlıya cimri, cahile cesur demek adet oldu. Yani insanlar artık neyin ne anlama geldiğini bilmeden konuşuyor. Eşitlik kavramı da böyle yanlış kullanılan kavramlardan. Kadın erkek eşit değildir diyorum ben. Kadın ve erkek ancak belli nitelikleri bünyelerinde taşıdıkları için ‘denk’ olabilirler. Denklik ve eşitlik farklı şeyler karıştırmamak lazım, matematikte de eşitlik(=) ve denklik (?)farklı işaretlerle gösterilir malumunuz. Denklik biliyorsunuz dinimizde de evliliğinin lüzum şartlarındadır. Kanaatimce "kadın-erkek eşittir" mevzuu kapitalizmin metalaştırıcı zihniyetinin bir ürünü. Dinimizde buna rastlamak mümkün değildir. Bu "eşitiz biz" söylemi yüzünden eşler birbirini rakip olarak görmeye, zıtlaşmaya başladılar. Dolayısı ile evlilikler zarar görmeye başladı. Eşimin çalışmasını katiyen istemem. Nafaka temini erkeğin üzerine farzdır. Kadın da kendi farzlarını yerine getirmeli. Kadın erkeğin alanına girerse kadınlık alanı boş kalır ve doldurulamaz.
Helal Lokma Helal Giysi Helal Uyku
Sibel Eraslan (Yazar-Avukat)
Dindar kadın neden çalışmak ister?
Var olmanın yolu olarak, hayatımıza bir anlam katmak, hayatın geniş anlamı içinde kendimizi durağan ve suçlu hissetmemek adına çalışmak isteriz. Fiziksel ve zihinsel anlamda, eylemlilik ve asra tanık olmak gibi bir beşeri bir yatkınlığımız vardır. Varlık ile varoluş arasındaki ilişki olarak hareketi önemsiyorum.
Yeryüzüne indirilmiş olmakla ilintili gibi geliyor bana çalışmak ve say etmek... Geniş anlamıyla amel dediğimiz tüm çalışmak bağlamındaki hareketliliklerle ahiretin direkt bir bağı olduğu için uğraşıp didiniriz... Helal lokma, helal giysi, helal uyku için...
Çalışan kadın ekonomik özgürlüğün peşinden mi, “EGO”nomik özgürlüğün peşinden mi koşar?
Ego’yu her mümin gibi yüceltmemekle birlikte önemsiyorum. Zübde-i âlem olan âdem, benliğin içinde hayvanlar âleminden melek kanatlarına kadar upuzun dehlizler ve merdivenler taşır. Ben’in esiri değil benliğin saygınlığını esas alırsanız şayet, yaptığınız her işte bir ölçünüz olur.
Çalışma hayatı kadınlığı erozyona uğratmaz mı?
Kızların koca beklemesi, erkeklerin evlenecek helal süt emmiş kız beklemesi kadar masum, iyilik dolu bir dua gibi geliyor bana. Dantel örmek, pilav reçel pişirmek, bebek bakmak, kardeşlerinin ödevine yardım etmek, hasta-komşu ziyareti, taziyelerde bayramlarda yaşlı teyzelerin ellerini öpmek. Müteveffa babaannenize üç kulhuvallah bir Elham okumak, bir şarkıyı çok sevmek, medya dediğimiz mahir avcılar kulübünde gece gündüz uykusuz pusuya yatarak ateşten çemberlerin içinden geçmekten niçin daha az güzel olsun... Herkesin kendince bir hayat tecrübesi var. Erozyon gibi büyük laflar söyleyemem ama masumiyet denen şey, zaten varla yok arası, göründüğü anda kaçıp uçan, epifanik bir şeydir. Benim kendim için çektiğim sorgu ekseni ekonomiyle ilgili değil, daha çok görünmekle ilgili. Yani ölümü ve sonrasını kastediyorum, ahreti düşünmek, görüntünün yanıltıcı debdebesi karşısında görüntüsüzlüğü düşünmek. Bir gün ölüp yok olacağını düşünmek...
Kadın iş hayatında köle olduğunu kabul etmeyen, her şeyin kendine bağlı olduğunu zanneden bir ukalayken, neden evinde bir kraliçe olduğunu kabul etmez ve kendini hizmetçi olarak addeder?
Kendini doğru yerde hissetmek ukalalık mıdır hiç düşünmedim. Benim daha naif iç sıkıntılarım var. Gece karanlığı çökmeden eve ulaşabilmek. Çocuklarımın üşütüp hasta olmaması, yazılarımı ve konferanslarımı vaktinde yetiştirmek, ütü, bulaşık ve yemeği düzenli bir şekilde aksatmamak gibi küçük işler/ülküler peşinde koşarken emperyalizme, kapitalizme karşı çıkmak, evrensel barış ve hukuk için ne yapabilirim diye kafa yorarken, sıla-i rahim`i es geçmemek, namazı vaktinde ve dosdoğru kılabilmek gibi iç içe geçmiş işler... Hiç kraliçe gibi hissetmediğim için sorunuzu anlayamıyorum.
Müslüman kadın kendini nasıl geliştirecek? Evde mi, ofiste mi?
Gelişim kelimesi bana aydınlanmacı ve kolonyalist bir vurgu geldiği için, onu maddi dünya üzerinden cevaplayamam. Benim cevabını aradığım soru klasiktir: Bugün Allah için ne yaptın? İlk emir olan okumak, “reading” midir sadece? Yoksa hayatı Müslüman bir kalple yeniden okumak ve anlamaya çalışmak mıdır? Bence ikincisi...
Kadın Yakıştığı Yerde Evinde Kalsın
Nevin Ünal (29 Yaşında, 9 Yıldır Çalışıyor)
Kadın ekonomik bağımsızlığın peşinden neden böylesine koşar? Yapısı itibari ile erkeğe tâbi olması gerekmez mi? Yoksa bu bir EGOnomik bağımsızlık mücadelesi mi?
Ben ekonomik nedenlerden dolayı çalışmıştım ama gözlemlediklerimin çoğu EGOnomik nedenlerden ötürü çalışıyor. Evet, bence erkeğe tabi olmak gerek, bu aslında daha huzur veren bir durum. Ancak erkeğin de buna yardımcı olması gerek, kadını pasifize ederek böylesine zorlu şartlara itmemeliler. Çünkü bilmeliler ki ve hatta çok iyi biliyorlar ki, kadın için çalışma sahası hiç temiz değil. Kadınlarınız çalışmıyor arkadaşlar, yuvalarından, "eş"likten, "ana"lıktan kopuyorlar gitgide soyutlanıyorlar ve soyuluyorlar. Çalışan eş, yatağınızdan, sofranızdan ister istemez uzaklaşır. Bugün kadınlar gerçekten erozyona uğramış durumda. Evde ya iki "kadın" var ya iki "erkek"… Oysa bir erkek bir kadından oluşur evlilik. Uzun zamandır yakından tanıdığım bir kadın, çalışmaya başladıktan sonra, yıllardır evli olduğu kocasını, artık beğenmez oldu. Tahammül gücü zayıfladı, iş yerindeki yetkili biri tarafından taciz edildi falan. Bu gibi örnekleri çoğaltabilirim. Bırakın kadın ait olduğu, yakıştığı yerde, evinde kalsın.
Çalışmak Kendin Olmak Demek
Esra Erdem (Endüstri Mühendisi)
Çalışıyor olmak sizi memnun ediyor mu?
Evet, memnun ediyor. İnsan bir şeyler yapabildiğini, faydalı olduğunu görünce seviniyor. Ayrıca benliğindeki negatif fikirleri silip atma işi daha kolay oluyor.
Dindar bir kadın neden çalışmak ister?
Çalışmayı "kendi olmak" yolunda bir adım olarak tanımlıyorum. Dindar bir kadın gibi bir ayrım yapılmamalı bence. Madem böyle bir ayrım yapılıyorsa, soru "dindar bir kadın neden çalışmak ister" değil de, dindar bir kadının iş bulma zorluğu olabilirdi...
Evde oturmayı hizmetçilik olarak mı algılıyorsunuz?
Hayır. Kesinlikle. Çünkü aslında bir kadın için en güzel iş, ailesine ve çocuklarına bakmaktır. Bunu yaparken hizmetçi değildir, annedir ve eştir. Ama sevmeden yapıyorsa o zaman kendini hizmetçi gibi hissedebilir. Buna da rastlamak zor olsa gerektir, çünkü biri hayat arkadaşıdır, diğeri can parçasıdır. İnsan bu kişilere seve seve hizmet eder.
Evden Çok Daha Öteye Bakmayı Bilmek Lazım 
Elif Balcı (İnsan ve Medeniyet Hareketi Bayanlar Komisyonu Genel Sekreteri)
Dindar bir kadın neden çalışmak ister?
Bir kere soru neden dindar diye sorulmuş anlamadım. Yani dindar olan ve olmayan farklı bir hayat mı yaşıyor? İnancımız hayatımızı gerçek anlamda şekillendiremiyor. Kadının çok farklı çalışma sebepleri olabilir. Annemi düşünüyorum mesela; çalışmak zorundaydı. Çalışarak 12 kardeşine bakmış. Açlık, sefalet ve ince hastalıkların insanları kırdığı bir dönemde ailesi için sahip olduğu tek elbiseyi akşam yıkayıp sabah giyerek çalışmış.
Kadın `evlense bile/kocası dahi olsa` kendi ayakları üzerinde durabilmeli mi?
Bence aile ortamında istediği sevgiyi saygıyı bulamayan kadın daha özgür ve daha nesnel bir ortamda vefa arıyor. Minibüste arka sırada oturan gündelikçi kadınların konuşmasını işitmiştim.`Kocamın ailesine yıllarca elpençe divan durdum. Sadece hakaret gördüm. El daha iyi valla çalıştırıyor ama parasını veriyor Şimdiye kadarki ömrüme yazık, diyordu. Ne yazık ki bunlar sadece gündelikçi kadınlar, değil mi? Hayır... Bence bütün çalışan kadınların duygusu aynı. Çalışan kadın ev işlerinden kısmen kurtuluyor, kayınvalide pek etkili olamıyor onun üzerinde ve erkekler de başlangıçta tepki duysalar da başka bir kaynaktan gelen zahmetsiz para onları yatıştırıyor. Hatta yozlaştırıyor. Zamanla planlamalara kadının getireceği para da ekleniyor...
Evde oturmayı hizmetçilik olarak algılayanlardan mısınız?
Maalesef... Annelik, yemek yapmak, ev hanımlığı beylerin jargonunda bir aşağılama vesilesi olabiliyor. Gününü perdesinin lekesine üzülerek geçiren bir kadın hayatın birinci halkasını kendine hapishane yapmıştır. Evden çok ötelere bakmayı bilen bir yığın ev hanımı dostum var Allah onları ve diğerlerini aynı kefeye koymayacaktır. Akşam yorgun işten ve okuldan gelenlere sıcacık bir ev verebilen kadınlar... Zafer onlarındır bence... Asıl amacını bile bilmediği büyük çarka hizmet eden, ömrünü böyle harcayan kadın zavallı bir hizmetçidir.
Kadınlar Çalıştığı İçin Sinirli Bir Toplum Olduk
Zafer Coşar (Psikolog)
Eşinizin çalışmasına rıza gösterir misiniz?
Tabi ki rıza göstermem. Kadınların çalışması erkeklerin istihdam alanını daraltıyor. Bu da çok sinirli bir toplumun meydana gelmesine sebebiyet veriyor. Fakat kadına ihtiyaç duyulan meslekler bu düşüncemin dışındadır.
Ne gibi bir mahzuru olabilir çalışmasının?
İşe başlayan bir kadın psikolojik olarak başka bir kadın haline geliyor. Kesinlikle evde tanığınız o insan olmuyor, başka bir insan olup çıkıyor. Sanki evin erkeği kadın, evin kadını da erkek haline geliyor. Yani ortada rollerin değişimi söz konusu. Bu da, evliliğe girilirken saptanan hedeflerin yoldan sapması demektir. Kadının çalışmaya başlamasıyla talepleri ve istekleri de değişiyor. Halbuki erkekler, fıtratları gereği her türlü özgürlük talebini kabul etmeyecektir, bu mümkün değil. Ve bu sürecin sonu, bırakın boşanmayı, cinayetlere kadar varabiliyor. Son olarak şunu da söylemek istiyorum: Kadınına çalışma müsaadesi vermeyen erkek de, kadınına karşı olan sorumluluklarını, güler yüzle ve esirgemeden yerine getirmekte çok hassas davranmalıdır.
Evdeki Hanımlara Hakaret Ediliyor
Sıddık Kaman (27 Yaşında, Bankacı)
En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; oldum olası çalışmayan kadın tiplemesine ve adlandırmasına gıcık olmuşumdur. Ev hanımlarını, “evde oturan, pek bir işe yaramayan, çalışmayan kadın” şeklinde biraz aşağılayan ve rencide eden yakıştırmalar, aslında pek de bize ait olmayan bir düşünce yapısının ürünleridir. Öyle ki bu düşünceye göre bir kadının çalışmasının tarifi, mesai kavramı içerisinde, beden ve zihin gücünü ticari bir kaygıyla, bir şirketin veya bir şahsın emrine amade kılmasıdır. Gününün ve gücünün önemli bir kısmını patronuna bağışlayan bir kadın portresinden sağlıklı bir neslin yetişmesini beklemek pek mümkün değildir.
“Çalışmayan kadın” olan ev hanımlarının evde yan gelip yattıkları pek olası bir durum değildir. Hele de çocuklu ev hanımları için, çocuklarıyla ilgilenmek, eve çeki düzen vermek, komşularıyla sürekli ve iyi bir şekilde irtibat halinde olmak, çocuğunun ve kocasının bütün insani ve ruhi ihtiyaçları ile hemhal olmak, kısaca çalışmak doğal bir hal almıştır. Bütün bunların üstüne bir de, “çalışmayan kadın” gibi hoyrat ve acımasız bir yakıştırmayı da kabul etmek zorunda bırakılmaları işin ilginç ve komik tarafı. “Çalışan kadın” ın ise sabah evden çıkması (çocukların sağda solda, kreşte perişan olması) ve akşam barut gibi eve gelmesi onun çalıştığını kanıtlamaya maalesef yetiyor ve artıyor.
“Açılım” kelimesinin bu kadar popüler olduğu bir dönemde, evlerinde var güçleriyle çalıştıkları halde “çalışmayan kadın” gibi hakaretlere maruz bırakılan hanımlar için de bir açılım getirilmesini şiddetle öneriyorum.
Çeyiz Setinin Borcunu Ödemem Lazım 
Hatice Aydemir 22 Yaşında (Hukuk Bürosunda Asistan)
5–6 senedir çalışı-yorum. Bunun yakla-şık 4 senesi tam zamanlı çalışmaya başladım. Daha öncesinde okullar tatil olduğunda çalışıyordum. Çalışmak zorunda bırakılmadım hiçbir zaman. Ama kalabalık bir ailenin ilk çocuğuyum haliyle nefsimden de ödün vermek istemedim. Gezmeyi, tozmayı, alışverişi her zaman sevmişimdir. Soğuk kış sabahları harici genel itibariyle çalışıyor olmak beni memnun ediyor. Atalar ne demiş “Boş teneke çok ses çıkarır” boş teneke olup evde kırıp geçireceğime dolu bir kumbara olup gar dolabımı yenilerim bir de şu karaca çeyiz setinin borcunu öderim değil mi?
Ne Sokağa Atmalı Ne Eve Kapatmalı
Züleyha Sayın (GENÇ Akademi Hanımlar Şubesi Yöneticisi)
On dört asır önce batının lanetlediği kadını İslam, sosyal hayatın içinde aktif olarak tutmuş Hz. Peygamberin mübarek zevceleri savaşlarda onlara eşlik etmiş, Hz. Zeynep dericilikle uğraşmış, Hz. Ayşe o dönemin sosyal ortamı olan ilim meclislerinde fetva, tarih, tıp ve astronomi alanında yıllarca hizmet etmiştir. Yani İslam kadına bağımsız bir kişilik kazandırmıştır. Buradan yola çıkarsak kadınlar evde dışarıda kabiliyet ve güçlerine göre aile ve cemiyet hayatına katkı yapmalı toplumsal alana etkin ve dönüştürücü özne olarak katılabilmelidir. Bu durum fıtrata ve şartlara göre değişkenlik göstermekle birlikte bunun kararını verebilecek de kişinin kendisidir. Bilgi akışının artan bir ivmeyle devam ettiği bir düzende kadının kendini soyutlaması, tercihli ya da değil donatılardan ve akıştan uzak kalması zaman içerisinde kendisine olumsuz yönde dönüş yapacaktır. Burada önemli olan husus çalışmanın ya da kadının çalışmasının sadece ekonomiyle ilişkilendirilmemesi bunun aynı zamanda kişinin manevi doyumu ve gelişimi için de önemli olduğu hususudur.
Uygun zemin ve şartların sağlanması koşuluyla kadın sosyal ve aynı zamanda çalışma hayatının da içinde olabilir. Önemli olan nokta kadın ya da erkek olsun üstlendiği vazifeyi diğer bir vazifesini ihmal etmeden hakkıyla yerine getirebilmesidir. Burada düstur ifrat tefrit noktasından uzak olmak kadını ne tamamen sokağa atmak ne de eve kapatmak olmalıdır.
Para Kazanmak Kadınlara Yüksek Güven Veriyor
Hüseyin Kahvecioğlu (Kendisi ve eşi bankada çalışıyor)
Türkiye`de yaşamakla birlikte, bu kültürde doğmuş ve büyümüş bir erkek olarak eşinizin çalışmasından memnun musunuz?
Evet, iki taraf açısından birçok zorluğu olsa da ben eşimin çalışmasından memnun ve mutluyum.
Peki eşinizin çalışmasını bir Türk erkeği olarak normal görüyor musunuz?
Elbette, neden normal görmeyeyim ki zamanımızın bir ihtiyacıdır çalışmak. Eskiden annelerimiz iş olanaklarının azlığından sadece tarım ve hayvancılıkla ya da terzilikle uğraşırmış. Ama şimdi öyle değil pek çok imkân ve çalışacak pek çok iş kolu var.
Sizce eşinizin çalışmasından memnun olmadığınız taraf nedir?
Evet var tabi ki, bu da onu yorgun görmek. Biz bir insanız ve bizler eşlerimizle, çocuklarımızla ve en yakınlarımızdaki kişilerle ilgilenmekten ve onlarla vakit geçirmekten mutlu oluruz, onları mutlu etmekten haz alırız. Dolayısıyla onu akşam iş dönüşünde öyle yorgun gördüm mü çok üzülürüm.
Peki en olumlu taraf nedir?
Ne olabilir para kazanması, maddiyat.
Peki sizce eşiniz çalışmaktan memnun mu, ya da memnun olmadığı taraf nedir?
Evet memnun, memnun olmadığı taraf ise bana vakit ayıramamak. Ben daha çok bunu toplumda ona biçilen kadınlık görevini tam yapamamasına bağlıyorum yani ev hanımlığını. Başka bir nedeni yoktur sanırım. Öyle de böyle de zaten aynı vakitlerde eve geliyoruz, yani zaman aynı zaman.
Onun da çalışmayı istemesindeki sebep sizce nedir?
Para kazanmak kadınlara yüksek güven veriyor ve değerli oldukları hissini yaşatıyor. Eminim buna.
GENÇ'ın Yazısı.