Bilginin anahtarı; cehaletini kabul etmektir. Üstad Aristo demiş ki: “Dünyanın en bilgili insanı benim. Çünkü ne kadar bilgisiz olduğumu bilirim”.

Bir sohbet meclisinde; dostlardan biri anlattı: “Adamın biri çok günahkarmış. Gün gelmiş, ecel hastalığından yatağa düşmüş. Öleceğini anlayınca çocuklarına: “Öldükten sonra cesedimi yakın, küllerimi de dağlara taşlara serpin. Benden hiçbir iz kalmasın.” Sonra ölmüş. Çocukları vasiyeti yerine getirmişler. Öte aleme intikal ettikten sonra Allah adama sormuş. “Neden böyle yaptırdın?”. Adam demiş: “Rabbim. Hayattayken çok günah işledim. Senin bana hesap sormandan korktum. Cesedimi yaktırıp, küllerimi dağa taşa serptirirken umdum ki belki beni bulamazsın bu yüzden hesap da soramazsın...” 20-30 kişilik bir meclistik. Hikayenin tam da bu noktasında kahkahaları koyuverdik. Öyle ya... Adam da ne cahilmiş: Sanki onu ilk defasında yoktan yaratan Allah, gerekirse küllerini bir araya getirip, tekrar yaratamayacakmış gibi plan kurmuş. Allah`ın gücünün her şeye yeteceğini bilecek kadar aydın olan bizler, adamın bu acınası cehaletine gülmeyecektik de ne yapacaktık!   

Hikayeyi anlatmakta olan büyüğümüz tam burada durdu. Kahkahalarımızı dinledi. Sonra sordu: “Adama gülüyorsunuz ama... Siz Allah`ı ne kadar tanıdınız ki?...” Bıçak gibi kesilmek deyimi vardır ya... Kahkahalarımız, gülücüklerimiz, küçümseyen göz devirmelerimiz... İşte öyle bir  anda kesiliverdi. Belki de bu deyim ilk defa tam manasını burada buldu. Öyle ya... Evet biz Allah`ı o adamcağızın bilgisine kıyasla daha fazla tanıyorduk ama ya Allah`ın  künhüne kıyasla?... Bu durumda bizim o çok bilmiş halimiz o adamcağınkinden bile daha komik değil miydi. Komikti. Ve hala da öyle. Utandık tabii. Hepimiz çok utandık böyle düşününce.

Allah sonsuzken; insan ve aklı sınırlı. Sonsuzu sonluya sığdıramazsın. Bu durumda kim ki “Ben Allah`ı tanıdım -tam anlamıyla-.” diyor; anlayın ki o ya Allah`ı bilmiyor ya kendini bilmiyor. Ne söylediğini zaten bilmiyor.

Keşif ehlinden rivayet bir hikaye bilirim: İdris (a.s.) Allah`a soruyor. Allah da ne sorarsa cevaplıyor. Ama İdris (a.s.) hep kaderden soruyor. Bu konuda o kadar soruyor ki sonunda Allah şöyle diyor: “İdris! Eğer bana kaderden tek bir şey daha soracak olursan seni peygambeler defterinden çıkaracağım!” İdris (a.s.) şöyle devam ediyor: “Peki rabbim. Ama son bir şey öğrenmek isterim: Neden kader hakkında bir şey daha sorarsam beni peygamberlikten çıkarırsın?” Allah cevap veriyor: “Çünkü Allah bir tane!”

Anlayan anlamıştır ama anlamayanlar için açayım. Allah şunu demek istiyor: Hakkıyla bilmek Allah`a mahsustur. Her şeyi, tam manasıyla, hiçbir eksiği kalmamak kaydıyla bilebilmek Allah`a hastır. Kelam-ı kibarda der ki: “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.” Doğal olarak; en üstte Allah vardır... Yanlış anlaşılmasın! Şunu demek istemiyorum: “Araştırmayalım, sormayalım, öğrenmeyelim...” Haşa! Allah: “Oku!” derken; “Düşün!” derken, “Aklet!” derken, “Uygula!”derken  birisinin de çıkıp araştırma, öğrenme, sorma demesi... Nazikane bir şekilde ifade etmek gerekirse: Aptallıktır! Bir de salaklıktır! Oysa benim asıl vurgulamaya çalıştığım şey: Kişinin, ne kadar bilgili olursa olsun; aslında yine de cahil olduğunu bilmesi gerektiğidir. “İnsanın kapasitesi azdır. Bu yüzden  fazla kasmasın. Boşuna yorulmasın...” şeklinde yorumlayanlar varsa... Zaten bu yazıyı okurken boşuna yorulmuş olmuşlardır bile. Ben bütün bunların aksine: “Ne kadar bilirsen bil, hep senden daha fazla bilen biri bulunur. Herşeyi bil. Ama yanında bunu da bil.” demek isterim. Ki bu bilgi aslında bütün bilgilerin anahtarıdır. Daha iyi anlaşılsın diye şöyle ifade edeyim: Bilginin anahtarı; cehaletini kabul etmektir. Üstad Aristo demiş ki: “Dünyanın en bilgili insanı benim. Çünkü ne kadar bilgisiz olduğumu bilirim.”  Bilmem Aristo anlatabildi mi?...

Değinmekte fayda var: Allah, Hz. Adem`e eşyanın isimlerini öğretmişti. Bu; Hz. Adem`in mümkün alemindeki her şeyi bildiği anlamına gelir. Bu da; teknik olarak bir insanın alemde her ne kadar bilgi varsa hepsine vakıf olabileceğinin göstergesidir. Haa... Hz. Adem`den sonra böyle bir insan çıkmamıştır; o ayrı. Teknik olarak insanın böyle bir kapasitesiyle yaratılmış olduğu gerçeğini değiştirmez. Önemli bir detay: Bu durum sadece “Hz. Adem`in “mümkün alemi”ndeki her şeyi bildiği anlamına gelir. Mümkün alemi; Allah`ın zatı dışındaki her şeydir. Yani burada önceki söylediklerimle çelişen bir şey yok. Allah`ın kendisinden başka hiç kimse; onun zatını hakkıyla bilemez. Zaten Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kendisinin; Allah`a hakkıyla şükretmekten aciz olduğunu itiraf ederken; biraz da bunu kast ediyordu. Ancak hakkıyla bilebildiğin şeylerin değerini hakkıyla takdir edebilirsin. Değerini takdir etmek... Şükür dediğimiz de esasında bundan başka nedir ki?...          

Haa... O: “Allah beni bulup da; günahlarımdan dolayı hesap soramasın.” diye cesedini yaktıran adama ne mi olmuş?... Affedilmiş! Allah: “Kulum hesap soracak makamı tanıdı!” demiş. Gel de hönküre hönküre ağlama!...


Sinan Özgenç'ın Yazısı.