Yoksa domateste “Allah” yazısı gören insanlara da kendisi gibi bir ayrıcalık mı bahşedilmişti? Evet ayrıcalıklıydı. Şu koskoca şelalenin ezan sesine senkron yaptığını bir kendisi bir de Allah biliyordu. Ayakları birbirine dolanıp ruhu allak bullak oldu. Bir müddet orada öylece kaldı. Gaipten bir ses bekledi. Bir melek görmeyi umdu. İnceden döktü bir süre…

İsyan, beş şartı olan İslam’a ne kadar yakışırsa “Duyarsızlık” da beş duyusu olan insana o kadar yakışır.

İşte bu düşünce ile bir adım daha attı Hüseyin Cevval Bey… Sanki bir gözünde çekül, diğerinde gönye varmış gibi ölçüp biçiyordu adımlarını ve basacağı yeri hesaplayıp itina ile hareket ediyordu. Bu büyük kalabalığın içinde kabuğunu yeni kırmış bir karınca gibi sessizce ilerliyordu. Etrafı insanlarla doluydu. Kimi piknik sepeti taşıyor, kimi her adım başı fotoğraf çekiyor, kimi de hoplayıp zıplayan çocuklarını azarlıyordu. Hüseyin Cevval Bey, şelaleye götüren merdivenin başına geldiğinde ve aşağıya doğru ilk adımı attığında bu maceranın iman tahtasına kallavi bir çizik atacağını elbette bilmiyordu. 

Bir yerli turist kafilesi eşliğinde merdivenlerden inmeye başladı. Yılışık halleri ve garip konuşmaları ile bu insanlar gözüne çok itici geliyordu.  Onlara acıdı önce. İçinden “tamam uçmanızı beklemiyorum, ama en azından kımıldayın bre gafiller. Hiç mi bulunduğunuz mevkiden, yaşadığınız fasıldan bir basamak yükselmek istemezsiniz? Uçmasanız da kımıldayın bari. Avcılar her zaman avlarını durdukları anda avlamazlar mı?”. Sonra “sen kendine bak efendi” diyerek azarladı kendini…

 Topluluğun yöneldiği şelale, namı sınırları aşmış ününe ün katmış bir şelaleydi.  Tabiatın göz kırptığı bir yerdi. Döküldüğü göl zümrüt, taşıdığı su zümrüt… Alelumum herkesin dudaklarını uçuklatacak güzellikte bir şaheser… İşte bazı insanlar bu fevkalade ‘firuze tespihi’ gözleri ile çekmek için giderdi oraya. Bazıları da sadece gitmiş olmak için giderlerdi. Hüseyin Cevval Bey bir basamak daha indi. Bu uzun merdivenin her basamağı bir film karesi olup insanları ağırlamaya devam ettikçe o da kendince bir tahlile soyunuyordu. Kendini bundan alamıyordu.  “Neden” dedi iç çekerek “şu gudubet insan topluluğu domatesin içinde Allah yazıyor diye şaşkına döner de domatesin bizzat kendisinin mucize olduğunu kavrayamaz. ‘Secde eden seccade’ haberine gözleri yaşararak bakar da secde eden insana zübde i âlem nazarı ile bakamaz. Allah diye bağıran horoza şaşırır da yüzyıllardır ilayı kelimetullah için haykıran erenleri, dervişleri, evliyaları ve âlimleri göremez. Oysa iman bir mucizeye şartlanmış bir keramete bağlanmış ise kâmil olmamıştır. Marifet şakkı kamer mucizesini görmezden evvel Resullulah’a tabi olmakta değil midir” diye geçirdi içinden ve düşüncelerin ucunu kanatmaya devam etti: “Demek ki her günah, sahibini daha da ahmaklaştırıyor. Firavun ne demişti  “gördünüz mü bakın Musa’yı yakalayayım diye deniz bana nasıl açılıyor”. Sonra kendisi için bölündüğünü sandığı deniz onu ve ordusunu yutuvermişti. İşte bu yüzden malın mülkün sahibi Firavun, koca Firavun, bir hükümdar olarak değil bir ahmak olarak anılmıyor mu yüzyıllardır. Oysa denizi bir kenara koyup Hz. Musa’ya  “hayret” ile “merak” ile bakabilseydi secde halindeki o fosilleşmiş bedeni bu gün ibret olsun diye bize kadar ulaşmayacaktı. O hayret etseydi, hayret edilenin ta kendisi olmayacaktı. İbret-i alem diye karşımıza çıkmayacaktı. Diğer yandan firavun’un karısı Hz. Asiye’nin saçını tarayan hizmetçi, tarağı yere düşürünce bir an “Allah” demişti. Hz. Asiye “Allah” kelimesinin esrarına kapılıp meraka bulanmıştı da bu merak onu imana kadar getirmişti. Eğer Hz. Asiye “Allah” ismini merak edip, bir hizmetçinin Allah’a iman ile yücelişine “hayret” etmeseydi bu gün onu da numune-i imtisal olarak anmayacaktık”. Elleri terlemeye başladı Hüseyin Cevval Beyin. Omzuna çarpıp geçen genci fark etmedi. Fısıldayan yankesicileri hissetmedi. Merdivenlerin fotoğrafını çeken turistleri görmedi. “Makyajım nasıl” diye soran kızı duymadı. Beyninde büyük bir kavga vardı ve bu çatışmaya özne olan insanlar bile bu kavganın dışında kalmıştı. Birkaç basamağı da hızlıca indi. Ve yeniden kendini azarlayıp, insanları affetti. “Et dünya mezra” dedi. “Dünya tarladır, isteyen istediğini eker birader sana ne...”

Son basamağı da inip şelale ile göz göze gelince Hüseyin Cevval Bey; ancak “Allahu Ekber” diyebildi. Bir perde gibi şelaleyi kapatan ağaç dallarından kurtulunca, duvağı yeni açılmış bir gelini seyreder gibi dalıp gitti. Etrafındaki insanlar çoktan fotoğraf çekinmeye durmuştu. Acayip pozlar verip bu anı ölümsüzleştirmeye çalışıyorlardı: Gittim gördüm demek için. Öğlen yemeğimi orda yedim demek için. Kendi varlıklarına manzara koymak için. Göz ucuyla süzdü Hüseyin Cevval Bey bu poz vermede mahir insan topluluğunu. Sonra kirlendiğini düşündüğü gözlerini şelalenin suyunda yıkamaya devam etti.

O, bu tür bir tefekkür ile meşgul olurken bir anda ezan okunmaya başladı. Her bir tınının su zerreciklerinin içinde yansıdığını düşündü. Gürül gürül akan suyun coşkunluğu, göğsündeki imanı cilaladı, beş duyusunun mührünü çözdü. Tam gözlerini kapatıp aşk-ı hakiki ile mesai etmeye başlayacaktı ki bir anda ezan sesi yarıda kesildi. Ezan sesi durunca bir anda o muazzam coşkunlukta akan şelale de durdu, gürültüsü kesildi. Hüseyin cevval bey hemen etrafına bakındı, demin burayı dolduran o topluluk çoktan fotoğraflarını çekip botanik tüneline yönelmişti.. Etrafında bu olaya şahit tutacağı kimse kalmamış mıydı? Bir an acayip heyecanlandı. “Demek şu koca şelale ezan sesine müştak olup akıyormuş.’’ Ezan sesi kesilince suyun akışı resmen kesilmişti. Acaba yanılıyor muydu? Yok, kesinlikle emindi ezan sesi durunca şelale sanki toprağın altına çekilmişti. Sanki ezan okunmaz ise ben akmam diye tavır koymuştu şelale. Resmen ezan susunca şelale de susmuştu.. Emindi buna. Evet emindi. Vallahi de böyle olmuştu. Yoksa aman Allah gaipten yansımalar mı görüyordu. Yoksa, yoksa o domateste “Allah” yazısı gören insanlara da kendisi gibi bir ayrıcalık mı bahşedilmişti. Evet ayrıcalıklıydı. Şu koskoca şelalenin ezan sesine senkron yaptığını bir kendisi bir de Allah biliyordu. Ayakları birbirine dolanıp ruhu allak bullak oldu. Bir müddet orada öylece kaldı. Gaipten bir ses bekledi. Bir melek görmeyi umdu. İnceden döktü bir süre… Sonra kendini toparladı.

Daha sonra şelaleden ruhunu koparıp vücudunu merdivene doğru sürükledi. Basamakları nasıl çıktığını bilemedi. İnat etmeyip bir kamera alsaydı bu görüntüyü kaydeder insanlığa ibret-i âlem olsun diye sunardı.

 Tüm bu düşünceler ile merdivenleri tırmanırken bir görevlinin o kalabalık topluluğa bağırarak bir şeyler anlattığını duydu. Diyordu ki görevli “saygıdeğer misafirlerimiz kuraklık baş gösterdiği için şelalenin suyu bir hayli azaldı. Ve görselliğini yitirmeye başladı. Bu yüzden belediyemiz şelalenin içine bir kompresör yerleştirdi. Böylece su ve hava basılarak şelalenin eskiden olduğu gibi gür ve coşkuyla akması sağlanıyor. Elektrikler kesildiği için kompresör durdu ve haliyle su azalıp eski halini aldı. Bu aksaklıktan dolayı özür dileriz.” Meğer ezan sesinin kesilmesinin de suyun sesinin durmasının da tek sebebi elektrik kesintisiymiş. İşte o an Hüseyin Cevval Bey’in bittiği andı. “Sen misin balıkta Allah yazıyor diye şaşıran halkı eleştiren. İşte sen de aynı duruma düştün. Şelalenin akışında bir mucize buldum diye şaşkına döndün. Hani yaratılan her şey başlı başına zaten bir mucizeydi. Hani bu mucizeyi görmek için insanın bir fazlasına ihtiyacı yoktu. Sen de pervasızca erdiğini düşündün değil mi? A şaşkın adam!” Bu düşünceler ile kendinden utanarak, Allah’tan af dileyerek son basamağı da çıktı Hüseyin bey. Kalbi kırık, gönlü mahzun oradan ayrıldı.

Ve yıllar sonra Hüseyin Cevval Bey bu olayı dostlarına her anlatışında iman tahtasına atılan o kallavi çizik sızlayacak ve kendisini “üzerinde ‘Allah’ yazan bir odun(!)” gibi hissedip gülümseyecekti.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.