Umutsuz ev gençleri aslında sayıları hiç de azımsanmayacak ‘‘karanlık’’ bir grubu oluşturuyor. Karanlık çünkü, haklarında doğru dürüst ne araştırma ne de istatistik mevcut. Bunlar kayıt dışı gençler yani. Evdeler ama kimse onları orada görmüyor. Kim bu gençler? Niye evdeler? Evde günlerini nasıl geçiriyorlar? Ne zaman bitecek çileleri? Hep umutsuz mu kalacaklar? İşte dosyamız bunun için...

Herhalde gençliğin hemen her kesimiyle, her haliyle ilgili bir araştırma yapılmıştır. İstikbal gençlerde ya: Ondan. Buna karşın; ihtiyat ve istikrarsa ihtiyarlarda. İhtiyarlar; (politikacılar, şirket ve sivil toplum yöneticileri, sosyal bilimciler vb…) gençler cenahından beklenmedik, kötü bir sürprizle karşılaşmamak için gözlerini; bu değişken ve gelişken kitleden hiç ayırmaz, sınıflara ayırıp, kategorik davranış modellerini erkenden öngörmeye çalışırlar hep. Üniversite gençliği, liseli gençlik, çalışan gençlik, İslamcı gençlik, solcu gençlik, zengin gençlik, fakir gençlik, popçu gençlik, topçu gençlik… vs. araştırmacıların en sevdiği kategorilerin, ilk akla gelenleri. Oysa gençlik bu sınıflardan ibaret değil. Kitle olmadığı için değil de kitleselleşmediği için neredeyse görünmez olan, yok sayılan bir sınıf daha var aslında: “Asosyal ev gençliği”. Diğer bir ifadeyle “Umutsuz Ev GENÇLERİ”.

KAYIT DIŞI GENÇLİK

Umutsuz ev çocukları; genellikle herhangi bir işte çalışmayan veya bir okula devam etmeyen yahut bunlardan arta kalan vakitlerini daha çok bilgisayar başında geçiren, eğer hanımsa kısmetini bekleyen gençlerden oluşuyor. Bir kısım açıköğretim öğrencilerini de unutmamak lazım.

Gençliğin bu kesimi şanssız. Hem de çok. Sınıf bile sayılmıyorlar çünkü. Hani bazı kişilere doğum ve ölüm istatistiklerinde sıradan bir rakam olmak ağır gelir ya. Bu kesimle ilgili doğru dürüst istatistik bile yok. O derece yani. Tinerciler kadar merak edilmemişler. O yüzden haklarında herhangi bir araştırma yahut çalışma dahi yapılmamış. Kayıt dışı gençlik yani. Kayıt dışı ekonomi gibi. Varlığı kesin ama nerde ne kadar var? Belli değil. Verim de alınamıyor bu yüzden.

Umutsuz ev çocukları; genellikle herhangi bir işte çalışmayan veya bir okula devam etmeyen yahut bunlardan arta kalan vakitlerini daha çok bilgisayar başında geçiren, eğer hanımsa kısmetini bekleyen gençlerden oluşuyor.

ASOSYALLİK NEDİR

Neden kimse araştırmaya değer bulmamış acaba? Belki işlevsel bulmamışlardır. Belki de “Neme lâzım?” demişlerdir. Bilemiyoruz. Ama biz öyle değiliz. Merak ediyoruz: Kimler eve mahkûm? Neden evdeler? Tercihten mi mecburiyetten mi? Evde günler nasıl geçiyor? Ne zaman bitecek bu çile?.. Kendi çapımızda araştırdık. Amaç; Devlet İstatistik Enstitüsü’nden rol çalmak değil. Dikkat çekmek: Bakın böyle bir kitle var. Ātıl. Ne onların topluma ne toplumun onlara bir hayrı var... Demek istiyoruz ki: Böyle olmamalı! Çünkü toplumsal ilişkiler karşılıklı hayır üzerine kuruludur. Cemiyet; üyeleri, ne kadar iç içeyse o kadar kavidir.

Madem öyle; tanıyalım. İşte umutsuz ev çocukları:

Asosyal gençleri incelemeden önce, asosyalliğin ne olduğu üzerinde durmakta fayda var. Asosyallik; kişinin kendini dış dünyadan soyutlayarak, içe kapanması anlamına geliyor. Asosyal insanlar; toplum hayatına girmekten kaçınıyor, çok kısıtlı bir çevre hariç (ki o da çoğunlukla mecburi sebeplerden) sosyal ilişki kurmuyor, mümkün olduğunca izole ettikleri, kendi dünyalarında yaşıyorlar. Hiçbir sosyal aktivitesi olmayan, insanlarla iletişim kurmayan bu kişiler, zamanla konuşmayı bile beceremeyen yetersiz kişiler haline gelebiliyorlar. Daha ileri vak’alarda duygusal çöküntüler ve ruhsal bunalımlar ortaya çıkabiliyor. Çeşitli kişilik bozukluklarına ilaveten; yeme bozukluğu ve obezite ile bunlara bağlı daha pek çok fizyolojik sorunla baş etmek zorunda kalıyorlar.

Toplumla ilişkileri minimum seviyede olduğu için toplumdan edindikleri fayda gibi topluma sağlayacakları yarar da asgari düzeyde kalıyor. Hatta çoğu zaman götürüleri getirilerinden fazla bile olabiliyor.

ASOSYALLİK SERGİLEYEN BAŞLICA GRUPLAR

İŞSİZLER

Kabaca üçe ayrılıyorlar: Çalışmak için gereken niteliklere sahip olduğu halde uygun iş bulamayanlar. Gerekli niteliklere sahip olmadığı için çalışamayanlar. Zaten hiç iş aramayanlar. Ki bunlar da kendi içlerinde bölümlere ayrılıyorlar: Denemiş, olmamış; umudunu yitirmişler. Denememiş, bahane etmiş, tembeller. Bir de baba parasına güvenenler.

İşsizler çoğunlukla erkek. “Toplumumuzda” kızların çalışması elzem görülmüyor. Bu nedenle evde oturan kız, işsiz sayılmıyor. Ki onlara başka bir başlık altında, ayrıca değineceğiz.

İşsiz genç erkeklerin bir kısmı; vakitlerini sosyoekonomik statülerine göre; ev yerine; kafe/ kahvehane vb.lerinde geçiriyorlar. Ancak bir yere kadar. Sonuçta parasızlık; işsizliğin doğal sonucu. Eğer sürekli arkadaşları ısmarlamıyorsa yahut genç bundan sıkılıyorsa bir süre sonra gencin “takıldığı” mekân da değişiyor. En fazla iki üç kişilik gruplar halinde; mahallelerin köşe başlarında çekirdek çitletip, atmosfere duman salarken görüyoruz onları daha çok. Ya da gazete kâğıdına sarılmış kutulardan içerken. Ama bu; bizim tanımımızın dışında kaldıkları anlamına gelmiyor. En azından mecāzen.

Bu kesimin sosyal ve psikolojik sorunları büyük. Doğuştan işsizlerden ziyade; ayrılanların. Hadi açık söyleyelim; işten atılanların. Özellikle iş kaybedildikten sonra; sosyal ilişkilerde ciddi azalma yaşanıyor. Gerek işsiz olmanın verdiği eziklikle gerek maddi imkânsızlıklar nedeniyle. Her şeyden önce evde; aile içindeki statü; eve rızık getirenden, asalağa düşüyor. Hayat standardının düşmesiyle ilintili olarak aile içi ilişkilerde sorunlar baş gösteriyor. Dışarıda da sosyal saygınlık azalıyor. Topluma yararlı olma, işe yarama duygusu kayboluyor. Bağlı olarak da öz saygı. Sosyal açıdan; itilmişlik, dışlanmışlık duygusu yaşanıyor. Zaman ve düzen algısı zayıflıyor. Belirsizliğin neden olduğu psişik baskı; stres, depresyon, umutsuzluk ve içe kapanmaya neden oluyor.

En vahimi de hayat standardının düşmesine bağlı olarak; kişinin yasal ya da ahlaki olmayan yollardan para kazanmaya yönelmesi ihtimali. Özellikle genç işsizlerde; başıbozukluk, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar ve suç işleme eğilimlerinde artış gözleniyor. 

Asosyallik; kişinin kendini dış dünyadan soyutlayarak, içe kapanması anlamına geliyor. Asosyal insanlar; toplum hayatına girmekten kaçınıyor, çok kısıtlı bir çevre hariç (ki o da çoğunlukla mecburi sebeplerden) sosyal ilişki kurmuyor, mümkün olduğunca izole ettikleri, kendi dünyalarında yaşıyorlar.

İNTERNET BAĞIMLILARI

İnternet bağımlılığı, bilhassa; son on yılda ivme kazanmış bir sosyal hastalık. Bu hastalığa müptela olanların yüzde sekseni genç erkeklerden oluşuyor. Hemen bütün günlerini; odalarından hiç çıkmadan; internette gezinerek, bilgisayar oyunları oynayarak, müzik dinleyerek veya uyuyarak geçiriyorlar. Hatta işi; sadece ayda bir veya iki kez, o da cd vb. almak için dışarı çıkacak kadar ileri götürenler var.

İnternet bağımlılığı; sadece ülkemizde görülen bir hastalık değil. Gelişmiş ülkelerde bilhassa da Japonya’da daha yaygın. Önceleri depresyon, kişilik bozukluğu hatta bir tür şizofreni sayılan bu davranış bozukluğu, şimdilerde kendine özgü bir psikolojik durum olarak tanımlanıyor. Bu yüzden, artık bu ülkelerde; gençleri internet bağımlılığından kurtarmak için faaliyet gösteren özel klinikler, terapi programları, yurtlar, özel yayınlar var. Bu tip çalışmaların ülkemizde olmayışı ise internet bağımlılığının, gelişmiş ülkelerde olduğu kadar yaygın olmamasından değil, konuya gereken önemin verilmemesinden kaynaklanıyor.

BİR KISIM AÇIKÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİ

Normal şartlarda açıköğretim öğrenciliği, doğrudan asosyalliğe yol açan bir durum değil. Ancak bir kısım gençler, devam zorunluluğu olmayan bu eğitim sürecini; tabiatlarında zaten var olan asosyalliklerine mazeret olarak kullanabiliyorlar. Sorulduğunda; zaten öğrencilik ve ders çalışmak bütün günlerini doldurduğu için ekstradan bir sosyal faaliyete katılmaya fırsatları olmadığını söylüyorlar. Aslında fırsat bulamıyor değiller. Sadece kaçınıyorlar… Örgün öğretimde yer alan öğrencilerin bile okul ve derslerden arta kalan zamanlarına pek çok faaliyet sığdırabildikleri göz önüne alındığında; bu söylemin içi boş bir mazeretten ibaret olduğu kolayca anlaşılabiliyor.

İnternet bağımlılığı, bilhassa; son on yılda ivme kazanmış bir sosyal hastalık. Bu hastalığa müptela olanların yüzde sekseni genç erkeklerden oluşuyor. Hemen bütün günlerini; odalarından hiç çıkmadan; internette gezinerek, bilgisayar oyunları oynayarak, müzik dinleyerek veya uyuyarak geçiriyorlar.

KISMETİNİ BEKLEYENLER

Erkek egemen kültürümüzün de etkisiyle; bir kısım genç kızlarımız; ne herhangi bir okula devam ediyor, ne çalışıyor ne de sivil toplum faaliyetleri vb. çalışmalara iştirak ediyorlar. Günlerini; evde oturup, evlenecekleri kişiyi bekleyerek geçiriyorlar. Bekleme süreci; televizyon, ev işleri ve el işleri dışında çoğunlukla boş geçiyor. Bu durumsa genç kızlarımızı; başta depresyon olmak üzere çeşitli psikolojik sorunlara, işe yaramazlık duygusuna, aşırı hayalciliğe ve dedikodu gibi istenmeyen sosyal davranış bozukluklarına itiyor.

Hele bekleme süreci umulandan uzun sürdüğündeyse toplumumuzun “evde kalmışlık” şeklinde nitelediği duruma dair çeşitli duygusal bozukluklar devreye giriyor. Her şeyden önce bekleme sürecinde; sosyal ilişkilerin azlığı; takıntılı yahut kendine güvensiz karakter oluşumuna neden oluyor. “Evde kalmış” olarak nitelenen genç kızlar, kendilerini bir an önce evlenmeleri baskı altında hissetmeye başlıyorlar ve bu da artık daha fazla vakit kaybetmeden karşılarına ilk çıkan adayla evlenmeye zorluyor onları. Ayrıca birisiyle evlenmek aynı zamanda beğenilmek anlamına da geliyor. Ki bu durumda; adayların uygunluğundan ziyade “aday” olmaları kendi başına yeterli bir kriter haline gelebiliyor. Haliyle pek çok evlilik de yanlış temeller üzerine kuruluyor. İleride ya yıkılıyor ya da bünyesinde; içindekileri maddi manevi hasta eden pek çok yapısal sorunla birlikte, her an çökme tehlikesi altında yaşamaya zar zor devam ediyor.

İŞLEMEYEN DEMİR PASLANIYOR!

AYŞENUR ESEN • ÖĞRENCİ

Evdeyim, çünkü hayatım okul ve ev ekseninde gidip geliyor. Bazen kitap okuyorum bazen dergi. TV izliyorum, çoğu zaman da internete takılıyorum.

Zamanını evde geçirmek umutsuzluğu, tembelliği getiriyor mu?

Evet umutsuzluğa kapılıyorum. Çünkü geleceğimden endişe duymaya başlıyorum. Ama en önemlisi ahiretimden. Evet atalet oluyor gerçekten işlemeyen demir paslanıyor. Bazen konferanslara, çeşitli sosyal aktivitelere katılıyorum. Ama sürekli olmaması beni üzüyor. Daha doğrusu çok şey yapabilmek varken daha az şeyle uğraşmak üzücü. Evdeyim çünkü her zaman dışarı çıkma iznim yok. Akşam bir program olduğunda ailemden izin almam zor oluyor. Bazen kaçamaklar yapıyorum.

EV BİR SIĞINAK BENİM İÇİN

İSMİNİ VERMEK İSTEMİYOR

Evdeyim çünkü dışarıdaki hayatın ilgi çekici bir yanı yok. Herkesin hayatı aynı. Ne yapayım? Memur olsam sabah dokuz, akşam beş işe gidip geleceğim. Bir yerde işe girsem, milletin ağız kokusunu çekeceğim. Ev bunların için bir kurtuluş ve sığınak. En güzeli bulmam için bana yardımcı olacağına inanıyorum.

Ne yapıyorsun? Vaktin nasıl geçiyor?

Vaktimin çoğu, itiraf etmeliyim ki, internet başında geçiyor. Bazen saatlerce Facebook’tan çıkmıyorum. Yemeğimi de bilgisayar başında yediğim zamanlar oluyor.

Zamanını evde geçirmek umutsuzluğu, tembelliği getiriyor mu?

Evet, bir atalet söz konusu. Yaşımın ilerlemesine rağmen bu kadar internete girmem beni yoruyor aslında. Bunu fark ettim bir zaman önce. Zaman zaman kitap okumaya da çalışıyorum. Ama çok sürmüyor bu zamanlar.

EVDE ÇOK DURMAK TEMBELLİĞİ GETİRİYOR

HAMİDE TAŞ • ÖĞRENCİ

Üniversite 3.sınıf öğrencisiyim. Sınavlar bitti tatildeyiz. Evdeyim. Başka bir çarem yok yani. Zamanın çoğunu evde geçirmek tembelliği getiriyor. Hele de sınırsız internet yanı başında seni sürekli dürtüyorsa.


Sinan Özgenç'ın Yazısı.