Sevdiğin kadar sevilir, değer verdiğin kadar değer verilirsin. Yani, ancak yaptıklarının karşılığını alırsın. Ve dahası, beşer namına hiç kimsenin bilmediği bir kötülük dahi yapsan, yine karşılığını alacaksındır.

undan birkaç yıl öncesi, İstanbul toprağına ayak basıp ikamet etmeye başladığım ilk zamanlar. O zaman, İstanbul toprağının, hele ki Üsküdar’ın mübarek havasının herkesde teneffüs ettiğini düşündüğüm anlar. Bu durum, beni de kendime daha fazla çekidüzen vermeye, en azından buna niyet etmeye sevk ediyordu.

Bir arkadaşımla beraber eğitim toplantısından çıkmışız. Büyük İstanbul camilerinin lezzetini almak istiyor ve namazlarımızı bu camilerde kılmaya gayret gösteriyoruz. Yine böyle yapmaya niyetlendik. Abdest almadan önce, caminin lavabosuna giriyoruz. Çıkışta ücreti ödemek için elimi cebime attım. İki kişinin ücreti olarak, 95 krş verdim. 1 lira olması gerekiyordu. Görevli: “5 krş daha vereceksin” dedi. Ben de: “Cebimde bozukluk namına bu kadar var. İstersen yüz lira var, vereyim?” dedim. Parayı aldı ve 100 lirayı bozup, üstünü verdi.

Bir başka olay…

Berbere gitmem gerekiyor. Aynı zamanda bir yere yetişmem lazım. Sadece ense tıraşı olacağım için, uzun sürmez diye rasgele bir berber dükkanına giriyorum. Yirmili yaşlarda bir arkadaş. Tıraşı bitiriyor. Elimi cebime atıyorum ve “kalsın arkadaşım, ne olacak, iki tüy aldık sonuçta” diyor. Ama ben yine de ücretini veriyorum. Beni hiç tanımıyor. Hadi üstüm başım pejmürde olsa, garibandır deyip para almasın. O da değil. Dedim ki: “Bir müşteri kazandın, bilmiş ol!” Sevindi, “eyvallah, her zaman beklerim” dedi.

Ne diyor Sezai Karakoç üstadımız? “Şükür ki, insandan insana fark var.” Şükür diyorum ben de. Şükür ki, içimizdeki gedikleri böyle kapatan insanlar var. Çünkü, her şeyin değerinin sadece fiyatıyla ölçüldüğü, bu ahir zamanın orta yerinde, bizi saflığımıza, temizliğimize, kıymetimize döndürüyor bu davranışlar. Ben bu türden adamlara “teslim olmayanlar” diyorum. Çağın çamuruna bulanmayan nadide ve eşsiz altınlar.

Bizi kurtaracak, bu dini yaşamamızı ve yaşatmamızı sağlayacak olan vasıta, umumi hayatımızın ta kendisidir. Evinde, işinde, sokakta, her yerde dürüst ve ahlaklı olacaksın. Ve şunu da unutmamak lazım: Sevdiğin kadar sevilir, değer verdiğin kadar değer verilirsin. Yani, ancak yaptıklarının karşılığını alırsın. Ve dahası, beşer namına hiç kimsenin bilmediği bir kötülük dahi yapsan, yine karşılığını alacaksındır. Çünkü Allah görüyor seni. Bir çocuktan bile çekindiğin kadar Allah’tan çekinmezsen, Allah sana bunun karşılığını gösterir.

İşte iki olay. İşte iki insan. Benim gözümde kazanan ve kaybeden. Biri 5 krş kazandı. Diğeri vazgeçti ve gönlümü kazandı. Aynı zamanda devamlı bir müşteri. Demek ki, uzun vadede kazanmak, bazen vazgeçtiklerimizle alakalı. Bunu rasyonel akıl ve iktisat anlamaz. Anlamayacak. Neyin ardından koşarsan o senden kaçacak. Ama neyi sever de, onu Allah’tan dilersen, ona gerçek manada “sahip” olacaksın.

Bütün sözel ilimler, en nihayetinde bizlere bir ahlak kazandırmak içindir. Cahil de olsan, ilim sahibi de olsan, senin hayatının kalbi, ahlakındır. Zaten senin değerinin uzun vadedeki karşılığını da insanlar bu sayede anlarlar.

Bu iki olay arasında benim kıyasım budur. Çünkü bu toprakların kodlarında ve mayasında o görevlinin değil, berberin davranışı yatıyor diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi, bu benim kıyasım. Çünkü meseleyi şöyle de anlayabilir, haksız da sayılmayız: Oradaki görevli, iş disiplini ve ona verilen işin ehliyeti gereği, bu davranışta bulunmuş olabilir. Yani kendine göre haklı bir sebebi vardır. Ve dahası, İslam dünyasının maddi tekamülünün kırılmasını bu hassasiyetlere göre davranmamaya bağlayan görüşler var. Yani burada baktığınız yerin önemi ortaya çıkıyor. Bu yorum da, benim düşüncem de sahihtir. Belki de, her insanın farklı davranışını bir kazanç vesilesi saymak lazım. Her sözümüzün sonuna eklediğimiz en hayırlı kelimelerden biri olan söz ile bitirelim: Hakkımızda hayırlısı olsun!


Taha Süren'ın Yazısı.