O anda birden fark etti, paltosunun arkasından sarkan kartı. Üzerindeki notu okurken annesinin “Canım evladım, işine gücüne dalıp da namazlarını aksatma e mi?” diyen sesi yankılandı kulaklarında.

Yeni bir gün daha başlıyor ve onu bekleyen işler her zamanki gibi çok fazla…

Bütün işlerin başında kılınması gereken bir sabah namazı var… Bu gün en iyisi, namazdan sonra uyumayıp güne biraz daha erken başlamak. Kahvaltıyı da işyerinde poğaçayla geçiştirip zaman kazanmak lazım. Başka türlü yetişmez bunca memleket meselesi…

Birazdan kalkar abdest alır, namazımı kılarım diyerek tekrar kapadı gözlerini… Kendisine gereken zamanı bulmuştu ya, sanki bütün işlerin üstesinden gelmişçesine rahatlamıştı artık… Böyle olunca, bari biraz daha uyusun değil mi ya, hakkıdır…

………..

Dışarıda hava öylesine soğuk ki, bahçedeki kardan adam bile üşüyordur mutlaka… İyi giyinmesi lazım… Annesi sıkı sıkı tembihleyerek giydirdi onu…

— Aman bereni, atkını, eldivenlerini çıkarma evladım! Hava ısındı zannedersin, sıkılır, bunalırsın, aman paltonu da çıkarayım deme! Şemsiyeni de unutma evladım! Ana nasihatidir…

Bu anaların nasihatleri de bazen evlatların pek canını sıkıyor bee! Var bu işte bir terslik; ama hadi neyse…

Mesela annesi yine bir sabah, atkısını boynuna dolayıp “Aman evladım üşürsün!” dediğinde morali yine bozulmuştu. Annesinin boynuna doladığı boyunbağını otobüste unutuvermişti nedense? Akşam annesine vereceği cevabı düşündükçe “Yahu niye üzerime bu kadar çok düşüyor benim?” diye oflayıp puflayıp durmuştu!

Fakat aynı günün akşamında işyerinden tanıdığı bir kız arkadaşı boynuna bir kaşkol dolayıp: “Üşümeyesin diye aldım…” deyince de içi birden ısınıvermişti:

“Ne kadar ince ruhlu bir insan! Beni ne kadar da düşünüyor!”

Sabah evden çıkarken, annesinin can sıkıcı pek çok nasihati gibi şemsiyeyi de unuttu…

Otobüste, velev ki sığabileceği kadar bile olsun, yer bulabilmek gibisi yoktu. Bu yüzden, neredeyse bir otobüs dolusu insanın beklediği durağa hiç yanaşmadı. Fakat gelip geçen bütün dolmuşlar da tıka basa dolu mu olur be kardeşim! Durmadan gelip geçen dolmuşlar sinirini bozunca, çaresiz bir iki durak daha geri yürümesi gerekti.

Sabahın ilk saatleri hava her zamankinden daha da soğuktu. İlk defa annesinin kaşkol, bere ve eldiven üçlemesine sevindi… Fakat yarım saat sonra bindiği dolmuşta biraz ısınınca başındaki bere, boynundaki atkı yine kendisini bunaltmaya başladı.

Dolmuşta yanındaki koltukta oturan güzel bir kız kendisini manalı manalı süzüp sormaz mı?:

— Evden çıkarken abdestini aldın mı bari? Ay ne komik hih hih hiii….

— Haaa? Abdest mi? Ne abdesti?

— Nereden bileyim artık ne abdesti? Annen unutmayasın diye kaşkoluna ve berene not asmış… Baksana eldivenin bileğinde de bir kart asılı…

Ani bir refleksle kartlardan birini çekip baktı. Kartta yazan notu okurken, Türk filmlerindeki ayrılık mektuplarını seslendiren o ağlamaklı kadın sesini andıran, annesinin şefkat dolu sadası yankılandı kulaklarında:

“Aman evladım evden çıkarken abdest almayı unutma sakın!”

— Yok artık anne! Oohaaa beeee! Bunu bana yapmayacaktın…

Annesinin üçlü ısıtıcısı birden buz kesiverdi. Boynundaki atkıyı, başındaki bereyi ve elindeki eldivenleri çıkarması beş saniye bile sürmemişti…

İş yerine en yakın durakta ininceye kadar dolmuşta kimsenin yüzüne bakamadı… Çünkü kiminle göz göze gelse, “tıss tıss” eden dolmuşun amortisörleri gibi insanların kendisine güldüklerini duyuyordu… Durağa geldiğinde, rezil olmuşluğun verdiği hırsla atkı, bere ve eldivenleri dolmuşta bırakıp indi minibüsten.

Yolunun üstündeki bir pastaneden iki poğaça alıp doğruca işyerine gitti.

Üzerindeki paltosunu çıkarıp koltuğunun yanındaki askıya asarken arkadaşı kendisine manalı manalaı bakıyordu. Hiç oralı olmadı. Onun daha mühim bir işi vardı. Hemen ofisteki tuvaletlerden birine girdi ve sabah evde aldığı abdesti de oraya bıraktı.

Kendince, şimdi annesinden intikamını almıştı. Geri dönüp koltuğuna oturduğunda, arkadaşı yine muzip muzip sırıtıyordu.

“Hayırdır! Ne var?” manasındaki bakışlarına şu cevabı verdi arkadaşı:

— Merak etme! Öğle namazını ben sana vakti gelince hatırlatırım…

— Ne öğle namazı bee?

— Annen paltonun arkasına astığı notta öyle diyor bak!

O anda birden fark etti, paltosunun arkasından sarkan kartı. Üzerindeki notu okurken annesinin “Canım evladım, işine gücüne dalıp da namazlarını aksatma e mi?” diyen sesi yankılandı kulaklarında.

Paltosunun arkasında kuyruk gibi sallanan notu çekip çöp kutusuna atmışsa da, sabahtan beri annesinin kendisini düşürdüğü durumları bir türlü kafasından çıkarıp atamadı… Arkadaşının öğlene kadar ara sıra gelip kendisine namazı hatırlatıp “tıs”laya “tıs”laya gülüşleri de tuz biber oldu…

“Namazı unutma!” haaa..!

O da bu yüzden sırf annesine gıcıklık olsun diye öğle yemeğine giderken paltosunu yanına almadı. Öğlene doğru biraz ısındığı için bu havada ceket kendisine yeter de artardı bile… Yemekten sonra ofise dönmediler. O gün arkadaşıyla beraber dışarıda takip edilmesi gereken işlerle uğraştılar.

İşlerin peşinde koşuştururken bir ara içini bir ürperme sardı, hafiften titredi. İnsanın içini ısıtan o öğlenin sıcaklığı gitmiş ve bir akşam serinliği sarmıştı havayı. Ofiste bıraktığı paltosunu hatırlayınca hem öğle namazını hem de ikindiyi kaçırdığı aklına geliverdi birden…

Nasıl da unutmuştu namaz kılmayı! Gerçi bir ara kılmaya niyetlenmişti; ama abdestinin olmayışı onu zor durumda bırakmıştı. İş peşinde koşuşturmaktan abdest almaya imkan da bulamamıştı bir türlü… Annesine kızıp tuvalete bıraktığı abdesti ve dolmuşta bıraktığı, kaşkol, bere ve eldivenleri düşünüyordu şimdi.

Nedense içini büyük bir pişmanlık kaplamıştı.

Öğlen ve ikindi namazları, kaşkol, bere ve eldivenlerini sımsıkı giymiş iki palto şeklinde kaçıyor o ise titreye titreye arkalarından koşuyordu…

— Akşam yemeğini de birlikte yiyelim mi? diyen arkadaşının sorusuyla kendine geldi. O sırada bir restoranın önünden geçiyorlardı. Teklifi kabul etti ve içeri girdiler.

Bir yandan yemeklerini yiyip bir yandan da o gün ki işleri konuşmaya başladılar. Havadan sudan derken laf lafı açtı. Dostu onu güzel bir partiye davet ediyordu. Üniversiteden bir kız arkadaşının doğum günü partisi vardı. Gerçi bazıları içki falan içerdi; “Ama sen içmeyiverirsin olur biter!” diyerek geçiştirdi bu sorunu… Partinin olduğu villada güzel de bir havuz vardı, hem de üstü kapalı…

— Kışın ortasında havuz sefası… Bir düşünsene oğluumm… dedi yılışık yılışık…

Fakat arkadaşının kendisini pek dinlemediğini o zaman fark etti.

— Hayırdır neden bu kadar dalgınsın!

— Hem öğle gitti hem de ikindi…

— Hah hah haa! İlahi ben de bir şey oldu zannettim!

— Daha ne olsun?

— Oğlum sen namazlarını ihmal eden bir adam değilsin ki? Normal de kılıyorsun maşallah. Oldu bir kere, ne var bunda!

— Olmasaydı daha iyiydi ama… Bir de sen hatırlatacaktın!

— İyi de sen benim hâlime bir baksana! Maşallahın var senin yine… Ramazan gelir oruç tutarsın, içkiyle kumarla işin olmaz… Üzme bu kadar canını…

— Değil mi ya!

— He yaa!

— Ne yapalım? Kazasını kılarız artık… Borcumuz olsun…

— Koççum benim! Sen akşam ki doğum günü davetine var mısın onu söyle!

— Madem beni akşam bir yere davet ediyorsun, dur yemeği de ben ısmarlayayım… diyerek hesabı istedi, elini cebine attı. Hesabı ödemek için cüzdanını cebinden çıkarınca, ikisi de ucunda sallanan kartı fark ettiler hemen…

Arkadaşı bastı kahkahayı…

— Aha! Annenden sana bir mesaj daha…

Garson müşteriye hizmet edeceğini düşünerek onun yerine okuyuverdi kartı:

“Kazancına güvenip de ödeyemeyeceğin borca girme evladım…”

Arkadaşı patlattı cevabı:

— Senin vâlide evde Counter Strike falan mı oynuyor kardeşşş. Direk kafana sıktı ha! Headshot hesabı!

— Artık ben de söz bitti kardeşim, inan ne diyeceğimi bilemiyorum…

Kredi kartını alan garson pos makinesine taktı, delikanlı da şifreyi yazdı…

Çıkan kredi kartı slibini delikanlıya uzatan garson özür diledi:

— Kusura bakmayın efendim! Kart limitiniz yetersizmiş!...

Hesabı, gülmekten yarılırcasına kahkahalarla ödeyen arkadaşına iyice bozulup birlikte restorandan çıktılar. Restorandan adımlarını atar atmaz, bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmura yakalandılar. Otoparktaki arabaya ulaşıncaya kadar ikisi de sırılsıklam olmuşlardı.

Delikanlı, anne nasihatlerinin sonuncusunu da şimdi hatırladı:

“Şemsiyeni de unutma evladım! Ana nasihatidir…”

Arkadaşı tıslaya tıslaya gülüyordu hâlâ. Bizimkiyse buz gibi otomobilin koltuğunda asık bir suratla titriyordu.. Ödeyemediği bir akşam yemeğinin hesabından sonra, ödemesi gereken daha büyük hesapları düşünerek kendi kendine hayıflandı:

— Ah anacım ahh! Bu gün ne dediysen tersini yaptım. Bak ne hâllere düştüm! Kaşkolü, bereyi, eldiveni unuttuk, abdestten olduk; paltoyu çıkardık, namazlardan olduk… Üç kuruşluk yemeğin ücretini bile ödeyemedim…

Direksiyonun başındaki arkadaşı konuyu değiştirmek isteyerek takıldı:

— Daha partiye gitmeden havuza girmiş gibi olduk iyi mi?

— Ne havuzu!

— Ohooo… Dinlemedin mi sen beni be yaa! Parti dedim, villada dedim, havuz var dedim, kızlar da var dedim ya koçuum!

— Abi be gelmeyeyim o zaman!...

— Haydaaa! Neden peki?

— Şimdi o havuza nasıl gireceğim ben…

— Soyunarak tabii!

— Yok abi, kalsın o zaman… Ben sabahtan beri üzerimden ne çıkardıysam, hep kaybettim... Ben daha fazla soyunmayayım…

Damarına basarak onu ikna etmeye çalışan arkadaşı can alıcı soruyu sordu:

— Annenden mi korkuyorsun yoksa? Korkma oğlum, anneler evlatlarını hep affeder…

— Yok kardeşim… Bazen limit yetersiz çıkabiliyor ya… Hesabı ödeyememekten korkuyorum…


Harun Kırkıl'ın Yazısı.