Sosyal medyada birlikte yürüdüğümüz insanların her biri kendi paylaşımları, yorumları ve beğenileri ile tarzını, fikrini, kimliğini ortaya koyarken bizi de tüm bunlara şahit tutuyorlar. Çünkü sosyal medya bizim şahitliğimiz üzerinden işleyen bir mekanizma.

Kendimi bildim bileli paranoyak bir acziyet ile üstesinden gelemediğim, akıl sır erdiremediğim konuları “başkası yapmıştır kesin” bilgeliği(!) ile ötelerim. Arılar ortadan kaybolduysa nano teknoloji yüzündendir, insanlar bunamışsa sebebi yedikleri ABD menşeili ürünlerdir… Su bitmişse küresel ısınma, ülke yan dönmüşse derin oyunlar, komşular çark etmişse Siyonist karıştırmalar yüzündendir. Hiçbir şekilde bu olan olaylar benim suçum değildir. Ben seyrederim ama şahit olmam. “Şahit yazılma korkusu” gibi bir geleneği var malum milletimin.

Lakin şu sosyal medya yüzünden artık istediğimiz yerde fesleğen saksısı gibi durup bu ‘işin içinden sıyrılma mekanizmasını’ çalıştıramıyoruz. Statü mesajları ve olaylara yorum yapma dürtüsü sayesinde insan kendisini sosyal ortamda tanımlamak, karşısındakine kim olduğuna dair veriler sunmak mecburiyetinde kalabiliyor. Sosyal medya araçlarını “evdeyim”, “çay içiyorum”, “iyi geceler pampalar” şeklinde ulvi(!) mesaj paylaşımı için kullanan insanları ayrı tutarsak, insan internet bilgeliği ve sosyal medya arifliği ve hatta sanal alem dervişliği gibi skalanın son, kariyerin tavan noktasına ulaşmak adına ölüm kalım mücadelesi verebiliyor. İyi de oluyor.

Normal hayatta herhangi bir medya kuruluşunda bir ürün sunmak malumunuz çok zordur. Onların istediği alanlarda onların istediği kadar bulunabilirsiniz. En fazla düzeltme ve cevap verme hakkınızı kullanabilirsiniz. Sosyal medyada ise canınız ne isterse, ne kadar isterse ve ne zaman isterse yazma imkanınız var. Bu okuyucularınız ile aranızdaki bağı kuvvetlendirebilir veya okuyucuyu sizden soğutabilir. Tüm bunların ötesinde okuyucularınızın size dair şahitliklerini perçinler ve sizi olaylar hakkında yorum yapmaya, tavır almaya, destek vermeye iter. Bu noktada “ben kimim” sorusu ile baş başa kalırsınız. Liberteryen toplumcu mu, muhafazakar mı, aktivist mi, sıradan bir müziksever mi vs.

Daha kim olduğumuz belli değilken bir de kim olduğumuzu yazacağımız yer sayısına yetişemiyoruz. Facebook’ta kimlerle arkadaş olduğumuz, Twitter’da kimleri takip ettiğimiz, Google’da +1 olarak kimleri eklediğimiz bizim şahitlik senedimize atılan imzalar oluveriyor. Sosyal medyada birlikte yürüdüğümüz insanların her biri kendi paylaşımları, yorumları ve beğenileri ile tarzını, fikrini, kimliğini ortaya koyarken bizi de tüm bunlara şahit tutuyorlar. Çünkü sosyal medya bizim şahitliğimiz üzerinden işleyen bir mekanizma.

Lakin şahit olmanın getirdiği sorumluluğu henüz kavramış değiliz. Takipçilerimiz ve takip ettiklerimiz şahitlik mevzu bahis olunca ellerini klavyeden çekerek kurtulacaklarını sanabilirler. Ya da ekranı kapattıkları an üzerlerine sinen rehavetle hayatlarına devam edebilirler. Oysa sanal aleme intikal eden varlığımız orda bulunduğu sürece, elest senedine atılan imzamızdan ve kendi kendimize ettiğimiz tanıklığımızdan uzaklaşmış sayılmayız. İnsan dünyaya şahit olmak için geldiyse ve daha ruhlar aleminde “sen bizim Rabbimizsin” diyerek Rabbine ve kendi kendine söz verdiyse zaten bizzat ‘varlığı’ ile Rabbinin varlığına şehadet etmiş oluyor. Peki, gerçek veya sanal âlemdeki varlığım ile bir ‘şahit’in özelliklerini yansıtabiliyor muyum? Misal göğe doğru parmağını uzatarak şehadet getiren bir insan ile klavyede şehadet parmağını gezdiren bir insan olarak aynı “şahitlik” noktasında birleştiğimin farkında mıyım? Parmak ucumda kimliğim kodlanmışken normal yaşantıda ayrı, sanal alemde ayrı bir insan olmaya çalışmak şeytanın bir aldatmasından başka bir şey olmasa gerek.

Geçtiğimiz tüm yollarda bizden şahitliğimiz istenir. İlk önce ruhlar aleminde Elest senedini imzaladığımızda, sonra cisme büründüğümüzde kelime-i şehadet getirerek ve normal hayatta dünyanın sahibi olarak değil de şahidi olarak yaşayarak bu aşamaları kaydederiz. Kimimiz de bu yolda ölerek şehadetini ‘hayatı’ ile ispatlar. Göründüğü üzere şehadet bir sonuç değil bir süreç. Yol henüz bitmiş değil ve yolların ağzı gün geçtikçe çatallanıyor, dallanıp budaklanıyor. Yolun ucunda sanal alem bir imtihan vesilesi olarak sarkarken insanın yeniden “şehadet nedir” sorusunu sorması ve cevaplaması gerekiyor.

Facebook’ta aktif olarak paylaşımlarda bulunan ve gençleri aktivist kimliği ile sanal alemden gerçek alemdeki noktalara taşıyan ender insanlar var. Bu insanların düzenlediği, haberdar ettiği ya da eleştirdiği ne varsa şahit oluyoruz. Bir nevi “iyi bir şahit” olduklarına şahit oluyoruz. Onlar sayesinde sosyal medyanın yapıcı ve onarıcı rolünü bir kez daha görebiliyoruz. Kendi kimliğini henüz çözememiş, atılacak adımların çetrefilinden çıkamamış, haber karmaşasını bir yün gibi incecik eğirememiş yüzbinlerce gence kendi halleri, fıtratları ve eğilimleri üzerinden yol göstermeye devam ediyorlar. Her biri farklı yaralara parmak basarak, bizi farklı mecralarda eğleyerek ve vicdanımızı saçma sayfalardan sökerek “hak yolda yaşamayı ve hakka şahit olmayı” anlatmaya devam ediyorlar. Bilmem kaç inç monitörlerden içimizdeki daüssılaya onlar sayesinde yürüyoruz.

“Şahit yazılma korkusu” tüm bunları düşününce anlamsız kalıyor. İmtihanın mihenk noktası zaten bu iken ve teknoloji bunu pekiştirirken şahit olmaktan kaçmak kendinden kaçmaktan başka bir şey olmasa gerek.

İnanın sanal alem günahları katmerlediği kadar sevapları da katmerliyor. Bu yolda yürürken vefat edenler hem gerçek hem de sanal hayatta ‘şehit’ olmuş olmazlar mı? Çünkü şehitlik şahitliğin bir sonucudur. “İki kere şehit olmak”, hem dünyayı hem sanal alemi hak yolundan sapmadan ve hak yoluna çağırma kararlılığı ile ilerlemeye vesile kılmanın en büyük mükafatı olsa gerek.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.