İnsan ömrünün her anında ölümü düşünmeli. Hesabını veremeyeceği işlerden kaçınmak için yapmalı bunu… Her yatağa girdiğimizde mezar tefekkürü, her duşa girdiğimizde boğulma pratiği, her trafiğe çıkışımızda ezilme provası yapabilirsek böyle ölümsüzlük armudu yutmuş gibi dolaşmamış oluruz.

Ölmek üzereyim. Ciddiyim. Hepimiz ölmek üzereyiz. Her doğan ölmek üzere doğar. Her yaşayan ölmek üzere…

Her ‘can’ ölümü tadacaktır, her ‘simit’ yenilip tüketilecektir, her ‘can simidi’ delinip seninle birlikte suya gömülecektir. Sen yere kapaklanıp susamları dilinle tek tek toparlarken simitçi de tezgahı toplayıp gidecektir. Hepimiz sedyeye doğduk. Zaman bizi son sürat acil servise taşıyor. Ama sedyenin kenarına cila yapıyor, solunum cihazlarının üzerine dantela seriyor, ayağımızı sarkıtıp şarkı söylüyoruz.

Sizi bilmem ama sedyede ilerlerken Azrail’in bir yerde yolu kesip Kaf Sûresi 19 demesinden ödüm kopuyor benim. “Kaf Sûresi 19 sobe! Ebesin! Hatta birazdan topraktan kafasını çıkaracak olan bir ebegümecisin!” Azrail bana hep espriliymiş gibi gelir. İnsanı güldürerek nefis terbiyemizi bozdurabilir. Son nefes, nefis terbiyesinin bozulup bozulmadığını test etmek açısından mükemmeldir. Yıllarca yaşadığımız ne varsa son anlarımızda burnumuzdan fitil fitil çıkabilir. Bu yüzden büyüklerimiz son nefese önem verirler. Anlatırlar. Sırf sen ölürken orijinden sapma, sapla samanı ayıklama, sapıtma saptırma diye hayatının merkezine son nefes düşüncesini koymanı salık verirler. Bu sonu başa çekmek demektir. Yarışa yarış bitince başlamak gibi bir gafletten kurtulmanızı sağlar.

Eskiler ölümsüz olabilmek adına her şeyi yapmış. Ama ben ne tanrılarına canlı kalpler uzatan Aztekler kadar caniyim. Ne de içtiği ılık kana çiğ et doğrayan Baküs’üm. Ben Giritliler gibi dişlerimle canlı bir hayvanın etini de sıyırmıyorum. Eski bir Bulgar gibi cesur olayım diye canlı güvercin de yutmuyorum. Anlıyor musunuz ölümsüzlük istemiyorum. Güvercinlere yazık.

Size bunları yazmadan önce inanın çok düşündüm. Tamam o kadar da düşünmedim aklıma ne geldiyse onu yazdım ama çok düşünmüş olsam da yine bunları yazardım. Çünkü o filmi izledikten sonra görüntüler bir anda böyle çılgın kelimelere dönüştü. Bir film, insanın beyin dalgalarından hamak kurabilir. Bu yüzden beyin sallanır. Aslında sallandığı için sarsıldığını sanırsınız. Film Kiyarüstemî’nin “Kirazın Tadı” filmiydi. Adam bir arabaya atlayıp intihar ettiğinde üzerine toprak atacak birilerini aramaya çıkıyordu. Cesedi ortada kalmasın diye yapıyordu bunu. Arabasına aldığı adamların hiç biri buna yanaşmadı. İnsanın cesedinin ortada kalmamasını düşünmesi bile bu dünyaya bağlılığını gösterir. Göstersin, adamın umurunda değildi. Hem yok oluşu hem sonsuzluğu bir arada makaraya sarıyordu. Adamın arabasına alıp intiharına şahit tutmak istediği herkes aynı şeyi söylüyordu. “İnsanın kendini öldürmesi günahtır.” Adamsa şöyle diyordu: “İnsanın etrafına mutsuzluk vermesi daha büyük günah değil midir?”

İnsanın geride kalanları düşünmesi bile dünyada kaldığını gösterir. Yani aslında intihar etmek bir an önce dünyayı terk etme isteği gibi görünse de daha çok dünyada kalma isteğidir aslında. Dünyada kalanları cezalandırmak ya da mutlu etmek için bırakıp gitmek fedakarlık gibi görünse de bencillikten başka bir şey değildir. Neyse ki adam öldüğünde üzerine toprak atmayı kabul eden birini buldu. Filmin sonunda adam mezara girdi ve beklemeye başladı. Öldü mü ölmedi mi bunu izleyince göreceksiniz. Ama adam orada yatarken ve başında yükselen ağaç hışırdarken insan ister istemez ‘son nefes’ temrinleriyle kucaklaşıyor. Film boyunca şantiyelerde, tozun toprağın içinde gezinen adamın ölme bilincine hem yakın hem uzak hallerine takılıp kalıyorsunuz.

İlla ki ölüm tefekkürü yapmak lazım. Ölmeden önce ölmek lazım. Ama ölümün gerisini değil ilerisini düşünmek için. Öldüğünde geride kalanlara ne olduğunu düşünmek ve sensiz hayatın nasıl çığırından çıkacağını kurgulayıp böbürlenmek için değil. Öldükten sonra nasıl bir hayatın olabileceğini düşünüp yaşarken tedbir alabilmek için. Yoksa yaptığın iş “ölüm tefekkürü” değil “intihar egzersizi”nden öteye geçmemiş olur.

İnsan ömrünün her anında ölümü düşünmeli. Hesabını veremeyeceği işlerden kaçınmak için yapmalı bunu… Her yatağa girdiğimizde mezar tefekkürü, her duşa girdiğimizde boğulma pratiği, her trafiğe çıkışımızda ezilme provası yapabilirsek böyle ölümsüzlük armudu yutmuş gibi dolaşmamış oluruz. Buraya geri döneceğim. Eskiden fotoğrafın icad edildiği yıllarda otomatik flaş henüz bir fantastik düşünce iken ışık sorunu şöyle çözülürmüş. Fotoğrafçı bir örtünün altından parmağını şıklatınca tepsideki beyaz barut tozunu başka biri kibrit ile alevlendirirmiş, böylece gözleri kamaştıran bir ışık her yeri aydınlatıverirmiş. İnsanın ömrü boyunca yaptığı her ölüm tefekkürü de işte böyle son nefesi aydınlatıveren beyaz tozlar gibidir. Çok zorlama bir benzetme mi oldu? İnanın insanın son nefesinde üzerine toprak atacak adamı araması kadar zorlama değil (yönetmene selam).

Her neyse şimdi gidin ve canınız ne yapmak istiyorsa onu yapın ama unutmayın hepiniz ölmek üzeresiniz. Karacaahmet mezarlığına ölmeden önce de bir uğrasanız iyi olur. Sadece bunu demek istiyorum. Zincirlikuyu da olur. Hacı Fettah da. Bi gidin yeter ki.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.