Hava kötü çamaşırlar kurumuyor,

Çocuklar adam gibi büyümüyor!

İki pil diyorum. Hiçbir zaman tek pil kaybetmedim. Hep iki pil aldım ve ikisi birden yok oldu. Devreyi tamamlamak için iki pil gerekir. Vicdan ve kalp gibi. Ama ikisi de kayıp şu an. Belki bir gün yağmur yağarken kekik kavanozundan çıkıverirler. Tahrip olmuş iç organları görmeye gerek kalmadan üstelik.

Tuz yazan kavanoza şekeri, kahve yazana çayı, kekik yazana pilleri koymuşum. Piller, marketten sürekli yenisini aldığım ama nereye koyduğumu bulamadığım için kullanamadığım malzemelerim. Torpido gözüne de attım geçenlerde iki tane. Göle gezmeye gidersek belki araba bozulur, hava kararır, elimizle arabanın içinde bir şeyler yoklarız. Deri koltuk kılıfı, bayat susam taneleri, birkaç pet şişe ve usulca torpidoyu bulan eller. Torpido gözünün içinde bir çocuğun ilk piyano dersinde tuşlara dokunması gibi çekingen dokunuşlar. Ve el fenerine konulmak üzere elimize geliveren iki adet pil... Aslında şarjlı fenerler de alabilirim. Ama her an her yerden iki adet pil çıkıyorsa el feneri bulundurmak daha mantıklı değil mi? Sanırım mantıklı değil. Ama asıl mantıklı olmayan nedir biliyor musunuz; göle gitme hayali kurmak…

Uzun zamandır hiç gezmiyorum çünkü. Tamam, bir şeyler yapmak için bir yerlere gidiyorum ama sırf “gezmek” için gezmiyorum. İnsanlar evlerinden çıkıyor, ben çocukluğuma iniyorum. İnsanlar durmadan alışverişe gidiyor ben tenteleri topluyorum... Yan yana akan iki ayrı ırmağız dünyayla. Aynı göle dökülmeyi umarken kuruyoruz. Hatırlıyorum da en son göle gittiğimde bir ağacı selamlamış, bir kurbağayı ezmiştim. Sonra gözlerim iki ummana dönüşüp gölü de içine alıvermişti. Ne çok ağlamıştım. Bir şeyleri değiştirememenin acısıyla, başka insanların ölümlerini durduramamanın vicdan azabıyla, mızmızlanmıştım. İnsan niye ağlayınca hiçbir şeyi değiştiremiyor. Nitelikli Müslüman olma masalım kurbağayı öperek değil de ezerek başladığı için mi böyle mutsuz sona doğru ilerliyor?

TV’deki haber spikeri az önce ağzını büzerek Gazze’deki cesetlere dikkat çekti yine. Morga kaldırılan cesetlerde yara izi yokmuş, röntgen cihazı ile herhangi bir tespit yapılamıyormuş. Ama ölüm sebepleri tahrip olmuş iç organlarmış. Spiker ayrıntılara girmedi. Zaten ayrıntılara girmek için ortada iri kıyım bir tecavüz vakası, traktör tekeri gibi ezici bir dayak sahnesi olması gerekir değil mi? Bunlar yoksa cesetler sayıdır sadece. (Ceset?) Her neyse işte, adamlar ben kendi kendime mızmızlanıp göle gitme hayali kurarken oturmuş savaş hukukunu nasıl rafa kaldırırız, bir insanı hunharca nasıl öldürürüz diye kafa patlatmışlar. Ben kaybedip durduğum pillere hayıflanırken birileri vahşileştikçe para kazanmış. Belki de çağın gözde mesleği budur. İnsanların iç organlarını kim daha iyi parçalarsa o daha fazla prestij kazanıyordur. Çünkü hepimiz ister istemez iç organlarından etkileniyoruz. Belki de bu yüzden bilgisayarda iç organları dışarıya fırlamış Suriyelilerin fotoğraflarını paylaşarak bir bilinç oluşturmaya çalışanlar var. Ya da 11 Eylül’de öldürülen çocuklarının kemiklerine ulaşmak için harıl harıl çalışıp hukuki mücadele veren kadınlardan bu yüzden haberdarızdır. Uludere’de bir mezarın içine kopmuş bir parça et koyup çocuğu ile bağ kurmaya çalışan anneler kalbimizi en çok bu yüzden yakıyordur belki de.

Ben göle gitme hayali kurup, iki pile kafayı takmışken iç organların tahribatı üzerinden yeni bir dünya kuruluyor. Ya da sen sınava girerken, futbol izlerken, sakız çiğnerken sürekli yenilenen bir ‘otopsi dünyası’ var. İnsanın “haber alma hakkı” çığırından çıkıyor. Bilgisayarlar bir röntgen cihazına, televizyonlar ultrasona dönüşüyor. Başkalarının bâtını bizim zahirimiz ile buluştukça ölülerin dirilme vaktine yemin üstüne yemin edesi geliyor insanın.

Tüm bunları düşünürken dalgınlaşmam doğal. Kavanozların yerini karıştırmam olağan. Pilleri kaybedip durmam gayet normal bir durum. Orada, İsrail’de de böyle “normal” durumlar oluyor mudur çok merak ediyorum. Kimyasal silahları icad edenlerin de böyle dalgınlıkları var mıdır? Dalgınlıkları yüzünden ev ahalisi ile araları açılıyor mudur? Kaybettikleri iki pilin iki bombadan daha yaralayıcı olduğunu hissedip, yaşlandıklarını düşünüyorlar mıdır? Misal Siyonist bir komutan gölün kenarında ezdiği bir kurbağa için hayıflanıyor mudur? Kurbağanın ezilmiş halini görmesin diye uzaktan koşup gelen çocuğunun gözlerini şefkatle kapatıyor mudur? Kurbağanın iç organlarına gösterdiği hassasiyeti bomba salladığı şehirlerdeki babaların dağılan bedenlerine de gösteriyor mudur? Peki, onların çocuklarına?

Tüm bunlardan bahsetmek istemiyordum aslında. Ben masumca, iki pilden bahsetmek istiyordum. Kaybedildikçe yenilenen, bulundukça sinir bozan! Göğsümüzü sıkıştıran kalbimiz gibi. Olması gereken yerde olmayıp, lüzumsuz zamanlarda sızlayıp mızmızlanıp ortaya çıkan kalbimiz.

İki pil diyorum. Hiçbir zaman tek pil kaybetmedim. Hep iki pil aldım ve ikisi birden yok oldu. Devreyi tamamlamak için iki pil gerekir. Vicdan ve kalp gibi. Ama ikisi de kayıp şu an. Belki bir gün yağmur yağarken kekik kavanozundan çıkıverirler. Tahrip olmuş iç organları görmeye gerek kalmadan üstelik.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.