Sosyal medyanın, gün gelip sosyal meydan dayağını tetiklemesini ve toplumun akil kesiminin ensemize iyi bir tokat patlatıp bu işlerin öyle “like” ile “tweet” ile olmayacağını anlatarak farkındalık oluşturmasını bekliyorum ben. Parmak ucu silik, sırtı çıkık, boynu fıtık bu yeni dijital neslin ancak iyi bir dayakla eski fiziksel özelliklerine dönebileceğini sanıyorum. Yoksa alnımıza bir barkot gibi yapışan her “pasif eylemci” halimizin kutsal okuyucuların önünden geçerken “dıt”layıp bizi ele vereceğini hepimiz bal gibi de biliyoruz.

Sosyal medyada haldur huldur gezinen sevgili okurlarım muhakkak görmüşlerdir Kony 2012 videosunu…

Görmeyenler için bu videodan ve akıbetinden bahsedeyim biraz. Invisible Children isimli yardım kuruluşunun hazırladığı Kony 2012 videosu “tüm zamanların en viral videosu” kabul edilmiş ve altı günde 112 milyon kez izlenmişti. Uganda’daki çocuklardan bir ordu kuran ve onları suça/cinayete iten bir gerilla lideri olan Joseph Kony’i yakalatmayı amaçlayan bu belgesel; “farkındalık” oluşturmayı başardı başarmasına ama sanal alemde yakaladığı bu başarıyı eyleme dökme noktasında sınıfta kaldı. İşin kampanyayı sokağa taşımak ve küresel eylem yapmak kısmı internette milyonlara ulaşmak kadar basit olmadı. Çünkü anlık bir vicdan sızlaması ile “like” ve “tweet” tuşlarına dokunanlar iş Ugandalı çocuklar için sokağa çıkmaya geldiğinde ortadan kayboldular. Tüm popülerliğine rağmen belgeselin üçüncü videosu sadece 20 bin kez tıklandı. 20 Nisan’daki sokak hareketine çok az kişi katıldı ve bu internet fenomeni sosyal medyadan silinip gitti. Bunu belgesel ile ilgili sansasyonel haberler çıkmasına bağlayanlar da var belgeselin Ugandalılar tarafından kabul görmediğine de…. Sonuç olarak bu belgesel sosyal medya ahalisinin “pasif eylemci” ya da “pasif iyilikçi” olduğunu bizlere bir kez daha kanıtladı.

İnsanları basit ve etkileyici birkaç görüntü ile etki altına alabilir ve onları bir tuşa basarak çocukların hayatlarını kurtaracaklarına inandırabilirsiniz. Ama eyleme geçirme noktasında o sızlayan yüreklerin dayandığı bir kök bir temel yoksa elinizde kalan salya sümükten oluşan bir köpük olacaktır sadece. Farkındalık uyandırmak ve eyleme geçirmek birbirinden bağımsız olarak tasarlanamaz. Önce tüm dünyayı uyarıp, daha sonra hareket etmeyi kurgularsanız başarısız olursunuz. Malumunuz tüm dünyanın bildiği ama kılını kıpırdatmadığı bir sürü mesele var… Demek ki mühim olan insanların fark ettiği o ilk anda somut sonuçları doğuracak kanallar açabilmek… Anlatır ve kaybolursanız, bilgisayar başındaki o varlık pelte gibi yayılmaya başlar. Kony 2012 belgeseli buna en iyi örnektir.

Tamamen serbest çağrışım olarak aklıma “Konya’da fuhşa hayır” etkinliğini facebook üzerinden planlayan arkadaşlar geliyor. Bu arkadaşlar 2012 yılının başından beri yerlere atılan fuhşa davet ilanlarını topluyorlar. Evet eldivenlerini giyip, çömelip, tek tek... Grup bu eyleme başladığında üç beş kişiden oluşuyordu ama şu an 3 bine yakın üyesi var. Tişört tasarlayarak, ilan bastırarak, emniyet ve belediye ile işbirliği yaparak hem farkındalık sağlıyorlar hem de bizzat mücadele ediyorlar. Bugün temizledikleri sokağın yarın yeniden ilan ile dolmuş olması onları zerre yıldırmıyor. Dijital dünya Invisible Children (görünmez çocuklar) ürettiği gibi işte böyle görünür çocuklar da sunuyor taş kalplerimize. Elbette içerik olarak karşılaştırılamayacak iki örnek ama hedef ve sonuç açısından kıyaslanabilir duruyorlar. Biri adam toplamakla meşgulken, diğeri elini kolunu sıvayıp meydana kendi atlayabiliyor mesela.

Burada almamız gereken en büyük ders gelecekte daima karşımıza çıkacak olan sosyal medya hareketlerinin iyi planlanması ve bir temele dayandırılması gerekliliğidir. Yardım kampanyalarının, gönüllülük faaliyetlerinin en büyük çıkmazı “farkındalık” oluşturduktan sonra insanları bir başına bırakmalarıdır. Oysa kalbi titreyen insanı başka iletişim yolları ile eylemlerin içine çekebilmek esas olmalıdır.

Diğer yandan hiç de böyle sorunların yaşanmadığı geleneksel yöntemlerimiz iyi ki var diyorum. Dijitalden uzak, yüz yüze, kalp kalbe devam eden, devamlılığı işlevselliğinden kaynaklanan yöntemlerimiz sayesinde dengeler korunmaya devam ediyor... Bir sohbet halkasında Afrika denilince cebinde ne varsa boşaltan, farkındalıklarını dua ile, maddi yardım ile, gözyaşı ile anında eyleme döken insanlar var. Onlar “paylaşım için teşekkürler, emeğine sağlık” diyerek sayfayı çevirmezler. Dostunun yüzünde acıyı gördüğünde acının bir parçası olur o topluluğun insanları. “Onu acıtanın bizi acıtması benliği aradan çıkarmakla mümkündür” der ve yollarına devam ederler. İşte böylece Gana’ya Nijerya’ya gidenlerin yüzüne çarpan acı, dost aynasında yansıya yansıya ülkemizin en uzağındaki dertli kalbe ulaşıverir. O sohbet halkalarında sosyal ağ ile değil gönül ağı ile çözülür her sorun. Farkındalık kadar fark ettirenin muradı da kazınır gönüllere. Böylece hem kök hem uç bir arada beslenir.

***

Sosyal medyanın, gün gelip sosyal meydan dayağını tetiklemesini ve toplumun akil kesiminin ensemize iyi bir tokat patlatıp bu işlerin öyle “like” ile “tweet” ile olmayacağını anlatarak farkındalık oluşturmasını bekliyorum ben. Parmak ucu silik, sırtı çıkık, boynu fıtık bu yeni dijital neslin ancak iyi bir dayakla eski fiziksel özelliklerine dönebileceğini sanıyorum. Yoksa alnımıza bir barkot gibi yapışan her “pasif eylemci” halimizin kutsal okuyucuların önünden geçerken “dıt”layıp bizi ele vereceğini hepimiz bal gibi de biliyoruz.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.