Herkes yahşi men yaman

Herkes buğday men saman

Kuaförde -hadi berberde diyelim- şu şekilde bir konuşmaya tanık oldum: Orta yaşlı, top sakallı, gayet modern ve şık görünümlü, konuşkan abimiz, bir yandan saçlarını şekillendirtirken, bir yandan da anlatıyordu: “Geçen; işten çıktım, Levent’te plazadan…” (Zaten konuşmasına dikkat kesilmeme sebep olan da İstanbul’un en elit ve çağdaş(!) semtlerinden biri olan Levent’te bir plazada çalışmakta olduğuna dair yaptığı bu vurgu olmuştu. Küçümser gülücükler attım içimden. Plaza memuru! Bakalım laflarının arasına başka nasıl caka cümleleri sıkıştıracak?..) Bindim arabaya. Trafik nedeyse adım adım ilerliyor. Neyse; yol kenarında bir adam gördüm. Elinde sigara; ne içiyor, ne söndürüyor. Sanki öylece donmuş, kalmış. Bir noktaya sabit bakıyor. Arabayla yaklaştım yanına ‘Köye ineceksen, yolumun üstü; bırakayım” dedim. Adam hiçbir şey söylemeden bindi arabaya. Buz gibiydi. Uzunca bir süre hiç konuşmadan benimle birlikte oturdu durdu araçta. Sordum ‘Kardeş! Bir sıkıntın mı var? Sorun nedir?..” Tık yok adamda. Neyse ; bir vakit sonra, arabanın sıcaklığının da verdiği rahatlamayla olacak, hafif hafif iç geçirmeye, oflayıp, puflamaya başladı. Baktım; çözülecek gibi tekrar sordum ‘Hayırdır kardeş! Derdin ne?’diye.

Bunun üzerine adam anlatmaya başladı. Ayazağa taraflarında bir şantiyede şoför olarak çalışıyormuş. Birkaç gün önce kızı hastalanmış. Dört gün işe gidememiş. Patronu da yerine başkasını almış. ‘Haftaya gel, ayın; çalıştığın günlerinin ücretini verelim, hesabını keselim.’ demişler. Neyse; gün olmuş hafta. Gitmiş işyerine; parasını vermemişler. ‘Haftaya gel’ demişler. Sonraki hafta tekrar gitmiş. Tekrar alamamış parasını. Sonraki hafta yine. En son bugün gelmiş. Patron ‘Akşama yemeğe çıkacağım, veremem şimdi para mara’ demiş, göndermiş adamcağızı. Adam bana ‘Abi, beni arabaya aldığında; buraya gelirken beş liram vardı cebimde. Bağcılar’dan geliyorum. Üç buçuk lirasını buraya gelmek için harcadım. Kaldı bir buçuk liram. Bu parayla eve dönemem. Ne yaparım, nasıl yaparım? Onu düşünüyordum işte’ diye durumunu anlattı. Ben de adama dedim ki ‘Kardeş, seni Bağcılar’a bırakamam. Güzergâhıma ters. Ama Halıcıoğlu’na bırakırım. Oradan metrobüse biner, sonrasında minibüsle Bağcılar’a geçersin’ Tabi adam mahcup oldu biraz. Ama hemen şunu da ekledim: “Merak etme kardeş. Para ver’icem ben sana. Yüz liram var. Ellisi senin ellisi benim… Giderken kızına meyve filan alırsın” Bunun üzerine adam ağlamaya başladı. Ama nasıl ağlamak?… Sarsıla sarsıla! Teskin etmeye çalıştım ama nafile. Neyse… Adam biraz kendine gelir gibi olunca dedi ki ‘Abi, bana telefonunu ver. Ben sana bu parayı, elim düze çıkar çıkmaz vereceğim.’ Ben de dedim ki adama ‘Olur mu öyle şey?! Beni bir kardeşin kabul et. Bu durumda ben de senin kızının amcası olurum. Amcası yeğenine bir kilo meyve almış… Çok mu? Haa! İlla parayı geri mi vermek istiyorsun? Bana vermene gerek yok. Senden tek ricam; elin genişleyince, sen de şimdi senin olduğu gibi ihtiyacı olan bir başkasına ver. Bana vermiş gibi olursun. Hem böylece olur ya; bir gün benim de ihtiyacım olur da bulamazsam, başkası da bana verir…’

Ha…di yaa! dedim, bütün bunları dinledikten sonra. Ne kötü bir zan etmişim. Az önce kılığına, kıyafetine, konuşma tarzına bakıp; ‘Nefisperest işte! Hava atacak aklınca’ diye içten içe küçümsediğin o adam çıktı mı sana insan! Hem de ne insan! Biz de olduk mu kibirli, şekilci, mutaassıb yobaz! Öküzün hası! İşte hallerine vâkıf olmadığın; kişilerin zahirine bakıp, böyle kaba, böyle kibirli, böyle “kendini bilmez” yorumlarda bulunursan, düşeceğin durum budur. Bunca sene sohbetlere, derslere devam eder durursun da dedikodunun “dedi”yle “kodu”nun veledi zinası olduğunu öğrenemedin daha!.. Ayıp ki ne ayıp!..

Hal böyleyken, neye sevindim biliyor musunuz a dostlar: İslam artık toplumumuzda fıtrat olmuş. Bunu gördüm buna sevindim. Ne kadar modern(!), ne kadar çağdaş(!), ne kadar dinden uzak, ne kadar ilgisiz görünürse yahut olursa olsun; İslam, bu toprakların insanına öylesine nüfuz etmiş, öyle kök salmış ki artık onlar ne yaparlarsa yapsınlar, işlerinin bir yerinde mutlaka İslam’ın bir tomurcuğu filizi veriyor. Şükürler olsun bizi Müslüman bir toplumda halk eden Allah’ımıza...


Sinan Özgenç'ın Yazısı.