Düşünceden, fikirden ve irfana yelken açmaktan daha kolaydır tüketilmeye hazır hayatlar ve kendinden başka hiçbir şey anlatmayan yazarlar. Bir ‘ego’yu yazmak kadar bir egoyu satın almak da hataların ifşasına en kestirme yoldan katkı sağlamaktır.

Bir insan sürekli kendinden bahsederek, kendini anlatarak ve mahremiyetini pervasızca sergileyerek ‘sınırları’ ihlal eder... Kendinden ‘çok’ bahseden insan işi magazine dökmüştür ve magazinsel olmak kolaya kaçmaktır. Kendinizi anlatırsınız ve sadece merak giderirsiniz. Okuyucu sizin anılarınızı, acılarınızı, geçmişinizi okurken bir ‘merak’ dürtüsü ile yazının sonuna geliverir.

Hapiste, sürgünde, hastanede yazılmış kitapların popüler olması bizatihi o yazarın veya ünlünün ‘popüler’ olup bilinmeyen sırlarını, çektiği acılarını anlatması yüzündendir. Hele bu yazılanların içerisinde işkence, taciz, dayak varsa, ya da popüler kişinin sevgilileri, küstüğü akrabaları, acılı bir hayat öyküsü varsa o kitap cımbız cımbız yayınlanır gazete ve televizyon programlarında… İnsan hayatının reyting yapan kısımlarını medya da yayınevleri de çoktan keşfetti. Bu yüzden yayınevleri, kapağında o popüler kadın veya erkeğin olduğu kitapları durmadan basarak ve reklamlarını yaparak bizi kitapçılarda da rahat bırakmıyor.

Televizyonda görmekten bıktığımız insanlar sessiz ama çığlık çığlığa yakamıza yapışmaya devam ediyorlar. Onların dinmek bilmeyen egoları, şok itirafları, aşk üçgenleri, açığa çıkmamış gerçekleri daha kitabın kapağını açmadan gelip alnınıza yapışıveriyor. Beni oku ki anlaşalım diyor her biri. Beni oku ve onayla. Hatalarımı niye yaptığımı sen anlarsan ben temize çıkarım. Ben orta yolum, ortaya gel. Ben kabul edilmiş biriyim, kabul et. Al beni. Al ve kendi içinden uzaklaş. Hafifim ben, kolay okunurum, ilgi odağıyım, çoğunluğun talebiyim!

Düşünceden, fikirden ve irfana yelken açmaktan daha kolaydır tüketilmeye hazır hayatlar ve kendinden başka hiçbir şey anlatmayan yazarlar. Bir ‘ego’yu yazmak kadar bir egoyu satın almak da hataların ifşasına en kestirme yoldan katkı sağlamaktır. Çünkü bir insanın mahremiyetini sergilemesi, sırlarını ifşa etmesi için ortada seyircilerin olması gerekmektedir. Seyirci yoksa oyun yoktur. Oyun yoksa sınırlar da yoktur. Sezai Karakoç “Bir değer ortaya koymak kendini yaşamaktır” der ve ekler “kendini bırakıp hep başkasına dikkat eden, kendi yaşamını bir kum saati gibi boşaltıp başkasının yaşamını onun yerine doldurmuş olur. Başkasının zamanını kendi zamanının yerine yerleştirmek, kendini ölü haline getirmek sonucunu doğurur.”

Diğer yandan yayınevlerinin; en ön raflarda sergilenmek üzere bastığı bu ego-yazarların tam karşısında henüz herhangi bir çalışması basılmamış başka bir narsist insan topluluğu vardır. Onların çoğuna göre ‘çok satan yazarlar’ reklamlarla piyasada kalabilen, şişirilmiş, abartılmış yeteneksiz insanlardır. Tanıdıklar ve referanslar ile bir yerlere gelmişlerdir. Ya kendileri öyle midir? Bir şans verilse, birileri ellerinden tutsa yazdıkları ile dünyanın eksenini kaydırmaya muktedirdir her biri. Kimi aşkın en bilinmedik en keşfe çıkılmamış noktalarından hikayeler yağdırmaktadır, kimi siyasal mesajlar ile süslediği romanıyla “gerçek yazar” kimdir dünyaya kanıtlamak için dirsek çürütmektedir. Tüm servetini bir kitap çıkarma sevdası ile tüketenlerin, düzenli bir işte çalışmayı yazma aşkına engel olması yüzünden terk edenlerin tek bir isteği vardır: “Tüm dünyaya kitap nedir, yazar kimdir gösterebilmek!”

Oysa kucaklarına doldurdukları dosyalarla bir editörün karşısında gurur ile “anlaşılmayı” bekleyen, fark edilmek/sıyrılmak için çaba harcayan bu insanlar henüz bir derginin iki kapağının arasına bile alınmamışlardır. Yazdıklarının üst düzey olduğunu düşünürler çünkü kendi yazdıklarından başka bir şey okumamışlardır. Dünyaya yön veren yazarların, edebiyatçıların kenarından geçmemişlerdir. Yetersizliklerini, “yeteneklerinin anlaşılmaması” sözü ile bastırırlar. Eline kalem alan kim varsa onu haset duvarına mıhlarlar ve nefret oklarıyla delik deşik ederler. Kendilerini sevmek adına kendilerinden uzaklaşırlar. Kendilerinden uzaklaştıkça, o uzaktan bakıp gördükleri kendilerine yeniden aşık olurlar. Bu kısır döngü içerisinde diri tuttukları tek arzu vardır: “Hak ettikleri yere gelebilmek” arzusu.

Bu basılmış ve basılmamış egoların arasında saygı duyduğum tek şey: Harflerin yükünü kendi yükünden daha ağır bulan ve onu biriyle paylaştığı sürece dünyaya tahammül edebilen bu insanların etrafa curufat yerine hurufat saçma tercihidir.

Ve derdini meramını yazı ile anlatan tüm yazarlar aslında okuyucudan ziyade birbirlerine muhtaçtır. Kendilerini geliştirmeleri için birbirlerinin sayfalarında gezinmeye, olgunlaşmak için kendilerinden ileride olan fikir işçilerinin/edebiyat ustalarının izlerinde kaybolmaya muhtaçtırlar. Bu da benlikten ve egolardan sıyrılmakla mümkündür. Yazarın kendisini daima eksik, yetersiz görmesi ile mümkündür. Oldum demek bu yolda yapılacak en büyük hatadır. Diğerkamlıktan, sevgiden uzaklaştırır ve haset yükü altında ezilmenize neden olur.

Rabbim “yazma” yolunda sebat eden cümlemizi “yetersiz yetenekteki yazarlar birliği” üyesi olmaktan korusun. Egolarımızdan, mahremlerimizle anılmaktan bizi uzak kılsın. Kendi dışındakini değersizleştirerek itibar kazanmaya çalışan müflis yazarlardan eylemesin. Kalemimizi narsist isteklerimizin tatmini için değil daha iyi ve daha adil bir dünyanın inşası için kullanmamızı nasip etsin.


Ayşegül Genç'ın Yazısı.