“İki doğum vardır: Biri dünyaya, öbürü dünyanın dışına… Çocuğunuzun doğup doğmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Başınıza gelen hiçbir şeyden ne keder, ne elem duymakta olduğunuz bir merhaleye ulaştıysanız, keder sizin için kederliğini kaybetmiş, her şey halis bir neşe olup çıkmışsa, işte o zaman çocuk gerçekten doğmuştur.”

Bir sabah uyandığınızda aniden, yeni bir iş teklifi alabilirsiniz. Zengin olabilirsiniz. Ya da bedava dünya turu kazanabilirsiniz. Üniversite sınavlarının kaldırıldığını ve artık isteyen herkesin istediği her bölüme girebileceğini öğrenebilirsiniz. Platonik aşkınızın aslında sizde gönlü olduğunu duyabilirsiniz. Uzun süredir tedavisi yüzünden hayli sıkıntı çektiğiniz hastalığınızdan eser kalmadığını görebilirsiniz. Her önünden geçişte sinek gibi mağazanın vitrinine yapışmanıza neden olan o elbisenin %70 (e varan) indirime girdiğini görebilirsiniz. Uzun süre önce final yapan dizinizin yeni bölümlerinin çekileceğini öğrenebilirsiniz. En sevdiğiniz arkadaşınız Almanya’dan geri dönebilir. Ya da ölebilirsiniz.

Bunların hepsi ihtimal. Mümkünler. Olabilirler. Sadece sonuncusu, başımıza geleceği kesin olan tek şeydir. Buna rağmen kimse o gün belki de son gününe uyanmış olabileceğini düşünmez. Ölümü düşünmeyi sevmeyiz pek. Düşündükçe ne kadar yakınımızda olduğunun farkına varırız çünkü. Ve yapmakta olduğumuz pek çok şeyin aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark ederiz. Ve bunu fark etmekten de hoşlanmayız. Çünkü onları; anlamsız olduklarını düşünmeden yapmak daha kolaydır.

Yapmaktan mutlu olmaz ama zevk alırız. Bunu fark etmek acıdır. Keyfi azaltır. O yüzden düşünmeyiz. Ölümü düşündükçe, bu dünyada mutluluk olmadığını anlarız. Geçici zevklerle idare ederiz. Ölüm düşüncesi, zevklerin geçiciliği idrakini beraberinde getirir. Bazı insanlar “Madem geçici, öyleyse neden bunlarla zaman kaybedeyim” diye düşünürler. Beka arayışı böyle başlar. Sıkça yapılan hatalardan biridir: Eser vermeye başlayanlar olur bu yüzden; ölümünden sonra bir parçalarının eserlerinde yaşayacağına inanarak. Yaşamaz hâlbuki. Evet; eserler kalır geriye ama bunun, müessirin kendisinin değil sadece ona atfedilmiş olan bazı isim, sıfat vb.lerinin yaşamasına katkısı vardır sadece. Müessir aslında hâlâ ölüdür. Şahsen.

İnsanların bir kısmı ise kendini hazza vurur. “Madem öleceğiz, bari şu kısacık hayatın tadını çıkaralım” diye. Üzerinde durmak istemediğim bir klişedir bu. Ne halleri varsa görsünler.

Daha sağlıklı bulduğum yaklaşımda, insanlar kendilerini dine verirler. Özellikle de tasavvufa. Çünkü Allah’ta beka bulmak diye bir hâl vardır. Ölüm sadece fenanın sonudur. Beka ölümle başlar.

Hâl böyle iken, ölümün gelmeden önce; cilt kırışıklıkları, saçların ağarması, çeşitli hastalıklar, eş, dost ve yakınların ölmeleri.. gibi alametler vermesi de olsa olsa Allah’ın rahmetindendir. Böyle böyle, günün birinde öleceğimiz gerçeğine alışırız. Ölümün, önceden haber vermeden, aniden geldiğini düşünsenize bir: Şoka girer insan...

Ortaçağ’da yaşamış Eckhart von Hochheim -ki daha çok Meister Eckhart olarak bilinir- Dominiken tarikatına mensup iyi bir Hıristiyan olmasına rağmen, hayatının sonlarına doğru Papa XXII. Yuhannes tarafından sapkınlıkla suçlandı. Mahkemesi sonuçlanmadan ölerek, yakılmaktan kurtuldu ama aforoz edilmesini engelleyemedi bu. Hâl böyle olunca ilgimizin kendisine yönelmesi de kaçınılmaz oldu. “Neler dedi acaba da Roma Katolik A.Ş.’yi bu kadar rahatsız etti?” diye düşünmekten alamadım kendimi. İşi gücü bırakıp, deli gibi “Meister”i araştırmaya koyuldum. Belki başkalarının da ilgisini çeker ve araştırmaya, düşünmeye sevk eder diye beni çok etkileyen birkaç sözünü burada paylaşmak istiyorum. “Meister” abimiz demiş ki mesela: “Kalbini boşalt ki orası Allah’ın evi olsun; ama bunu bile dileme. Çünkü bu bile bir dilektir ve kalbini doldurur.”, “İnsanın Allah’ı bulma şansının en fazla olduğu yer; O’nu en son bıraktığı yerdir.”, “İki doğum vardır: Biri dünyaya, öbürü dünyanın dışına… Çocuğunuzun doğup doğmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Başınıza gelen hiçbir şeyden ne keder, ne elem duymakta olduğunuz bir merhaleye ulaştıysanız, keder sizin için kederliğini kaybetmiş, her şey halis bir neşe olup çıkmışsa, işte o zaman çocuk gerçekten doğmuştur.”

Ama beni kalbimden vuran sözü ise şu oldu: “Cehennemde yanacak tek şey; senin hayata sarılan parçandır: Hatıraların ve eklentilerin (saplantıların). Bunların tamamını yakıp, yok edecekler fakat ceza olarak değil; ruhunu kurtarmak için. Eğer korkarsan ölümden ve sarılırsan hayata; şeytanlar görürsün hep, yaşamını çalan. Ama huzuru bulursan; şeytanlar dönüşür meleklere; kurtaran seni dünyadan...”


Sinan Özgenç'ın Yazısı.