Haklı olsan bile işlerini gönül kırmadan yapman gerek… Haklı olduğunu düşündüğün durumda dahi vicdanında bir rahatsızlık hissediyorsan, bir şeyleri yanlış yapmışsın demektir. Vicdanının rahatsız olmasını istemiyorsan, onu rahatsız edecekler işler yapmayıver…

Ailemin benim dışındaki üyeleri kuyumculukla ilgileniyorlar. Babam, yaklaşık yirmi sekiz senedir bu meslekte iştigal ediyor. Çoğu insanın özendiği bir kariyer olmakla birlikte riskleri de kazancı kadar büyüktür. Ve bu risklerin çoğu; iflas dâhil, zamanında babam tarafından yaşanmıştır. Ama amacım burada size aile tarihimizi anlatmak değil. Birazdan anlatacaklarım için gerekli bu bilgi.

Bu metin yazılmadan birkaç gün kadar önce; annemi ziyarete gittim. Dönüş için babamın yanında çalışan ama benim bir alt sokağımda oturan küçük kardeşimi aradım: “Annemlerdeyim. Dükkândan çıktıktan sonra eve gitmeden arabayla beni de al. Birlikte gidelim” diye. Nitekim öyle yaptık. Arabaya binince; kardeşim: “Abi, bugün çok keyifliyim. Çünkü çok güzel bir şey oldu” dedi. “Hayırdır? Anlat bakalım” dedim. Şöyle anlattı: “Abi, bir müşterimde 15-20 bin lira kadar alacağım vardı. (Söylemeyi unuttum; babam ve kardeşlerim, kuyumculara toptan çeyrek/ziynet satışı işindeler) Adamı seviyorum ama bir zamanlar aynı babamın düştüğü durumda. Yakında muhtemelen iflas edecek. Biz de paramızı alamayacağız. Derken, bugün dükkânına gittiğimde; bana, yakınlarda bir başkasına 50 bin dolar kadar bir ödeme yapması gerektiğini, bunun için de vitrinden mal kırması gerekebileceğini söyledi. (Hemen açıklayayım; bir kuyumcunun vitrinindeki malı paraya çevirmek amacıyla, hurda fiyatından Kapalıçarşı’daki ana toptancılara satmasına mal kırmak deniyor. Çünkü vitrinden çıkarılan kullanılmamış yeni mücevherler dahi bu toptancılar tarafından kar payı verilmeksizin, sadece piyasada yürürlükte olan altıntoptan fiyatları üzerinden satın alınıyor. Böylelikle kuyumcu, yüksek kar ederek perakende müşteriye satabileceği malı, karsız olarak Çarşı’ya vermiş oluyor. Yani gerçekten mecbur kalınmadıkça tevessül edilmeyen bir uygulama)

Ama onun yerine vitrinden çıkaracağı bir miktar malı, benim diğer kuyumcu müşterilerime satmamı, sonra da parasını kendisine vermemi istedi. Ben de ‘Tamam’ dedim. Aldığım malları aynı gün sattım. İçinden kendi alacağımı alıp, kalanını da adama gönderdim. Böylece; muhtemelen hiç tahsil edemeyeceğimiz, hatırı sayılır bir miktar parayı hem de hepsini bir kerede tahsil etmiş olduk…”

Kardeşim, kendisini sevindiren bu başarısını(!) bana anlatırken kalbimde bir burukluk hissettim. Kardeşime: “Keşke yapmasaydın…” dedim. Kardeşim: “Niye abi?” diye sordu. Şöyle cevapladım: “Çünkü o iş ayrı bu iş ayrı. Sonuçta adam, sana borcu olmasına rağmen parasının, senin elinde güvende olduğuna inanmış ve sen de onun güvenine ihanet etmişsin…” Bu sözlerim üzerine kardeşim: “Ama abi, ben bu tahsilâtı yapmakta haksız değilim ki. Zaten o parayı bana çok önceden vermiş olması gerekiyordu” dedi. Ben de bunun üzerine: “Evet. Belki teknik olarak haklısın ama haklı olsan bile işlerini gönül kırmadan yapman gerek. Böyle yaparak; adamı, diğer alacaklılarına karşı ne kadar zor durumda bırakmış olabileceğini düşündü mü hiç? Ayrıca; adam, bu yaptığından razı mı bakalım?” dedim. Kardeşim: “Değil tabi. Bana telefon açtı ve ‘Sana hakkımı helal etmiyorum’ dedi. Bense cevap olarak ona haklılığımı izah ve kendi hakkımı ona helal ettiğimi söyledim” dedi. Ben yine de: “Olsun. Keşke yapmasaydın. Teknik olarak haklı olsan bile kimsenin bedduasını almamak lazım” dedim. Kardeşim: “Abi, niye böyle konuşup, vicdanımı rahatsız ediyorsun şimdi?” dedi. Bense: “Zaten haklı olduğunu düşündüğün durumda dahi vicdanında bir rahatsızlık hissediyorsan, bir şeyleri yanlış yapmışsın demektir. Vicdanının rahatsız olmasını istemiyorsan, onu rahatsız edecekler işler yapmayıver” dedim…

Neyse. Eve varmamızla konu kapandı. Ertesi gün; telaşlı bir sesle annem aradı: “Sinan! Biz şimdi karakoldayız. Babanı kafasına silah dayayıp soymuşlar…” dedi. Annemle görüşüp gerekli bilgileri aldıktan sonra, lüzumlu birkaç yeri daha aramamın ardından, ilk işim kardeşimi aramak oldu. Aramızda geçen diyalog, şu şekildeydi: “Geçmiş olsun” Kardeşim: “Sağol abi”. Ben: “Zarar ne kadar?” Kardeşim: “15-20 bin kadar” Ben: “Dün o müşterinden yaptığın tahsilât ne kadardı?” Kardeşim: “15-20 bin kadar” Ben: “Peki anladın mı?” Kardeşim: “Anladım abi…”

Bütün bunları niye anlattığımı umarım siz de anlamışsınızdır…


Sinan Özgenç'ın Yazısı.