Eskiden ben hep çocuktum, anneannem hep yaşlıydı. Ne ölüm ilgimi çekerdi ne ihtiyarlamak. Çünkü çocuklar hep çocuk olurdu, anneanneler de hep yaşlı. Tıpkı muharrirlerin hep kari olması gibi. Sonra her şey karıştı birbirine, herkes her şey olmaya başladı.

İnsanın burnunun gözlerinden ve kulaklarından daha az unutkan olduğunu ve beynimize yolladığı sinyallerin hatırlama melekemizi daha çabuk çalıştırdığını düşünüyorum. Öyle olmasaydı, deterjan kokusu sinmiş bir bisküvi; bize eski bakkalımızı ve müşterilerini, veresiye defterini, iplere dizilmiş şekerleri, raflara dizilmiş plastik oyuncakları aynı anda zihnimize sıralamazdı. Yine bir mürekkep kokusu; tomar tomar kâğıtları, yıllar önceki “güzel yazı derslerini”, ilahi söyler gibi kımıldayan divitleri, eski kitapçıları geçmişimizdeki en önemli tabloymuş gibi boyayıp bir anda düşünce duvarımıza asmazdı.

Odun isi sinmiş ekmek kokusu da, başrolünü anneannemin oynadığı yarı belgesel bir filmin sinemaskopu gibidir; ışıklarımı karartır, düşüncelerimi sabitler ve gözlerimde yanıp söner.

***

Eski kadınlar naz u niyaz ile gösterirlerdi yüzlerini. O yüzden uzun duvarları olan bahçelerinde sahafların eski kitaplara verdiği kıymet mukabilinde, yaşlanırken bile bedenlerini saklarlar ve kapı çaldığında karinin içerikten önce takdim ile karşılanması gibi; evin kapısı ile bahçe kapısı arasındaki mesafeyi kılık kıyafetlerini düzenleyerek geçerler ve gelenleri bir ön hazırlıkla karşılarlardı. Benim anneannem bir celi hat gibi dururdu o eski evin içinde. Yüzündeki ışık ve gülümseme tüm eskimişlikleri bir radyo düğmesini çevirir gibi samimiyete çevirirdi. Bir hal mütercimliği yapardı beline bağladığı kırkyama önlüğü. Kollarını sıvaması ile birlikte kalem ve kariha erbaplarındaki o müşkilpesend tavra bürünür ve ocağın başına illaki kendi geçerdi.

Şimdi kaloriferli sevimsiz bir daireye taşındı anneannem. Yüzünde ışık ve gülümseme var ama evinde “odun isi sinmiş ekmek kokusu” yok. Hazır yufkalara bol katkılı iç malzemeyi doldurup yine börek yapıyor tıpkı oradan buradan topladığı bilgiler ve kanaatlerle kitap yazan muharrirler gibi. Kırkyama önlük yerine alışveriş merkezlerinde satılan şu plastik önlüklerden takıyor. Çelik kapıyı şakır şukur sürgülerini çekerek açıyor ve kılık kıyafetini alelacele düzeltse bile çoğu kez takma dişlerini takmaya vakti olmuyor.

Anneannemi o eski evinin bahçesinde bir köşeye yaptırdığı derme çatma mutfağında tahta teknede hamur yoğururken izlemek, bir şairin yüzünden, çektiği fikir sancılarını izlemeye benzerdi. Ve tıpkı bir vatan şairinin kelimelerini namahrem nazarlardan, nadan dokunuşlardan koruması gibi hamuruna kimseyi dokundurmaz, bir edep ve erkân kuralları silsilesine bağlı kalınmasını isterdi. Bir nevi terbiyeye tabi tutardı etrafındakileri. Bir şair için defter-i meşairin kıymeti ne ise, anneannem için de mutfağının kıymeti o ölçüdeydi. Yeni yetmeler onun için alfabesinin harflerini değiştirme teşebbüsünde bulunacak kadar cahil ve riskliydi.

Şimdi kaloriferli sevimsiz bir daireye taşındı anneannem. Üç tanesi bir YTL olan plastik leğenlerde una bulanmış hamur teknesindeki o vefayı arıyor. Kitapçı raflarına dizilen dışı kabartmalı ve renkli kitaplar gibi dışı süslü içi dar ve kullanışsız mutfak dolaplarından memnunmuş gibi görünse de biliyorum o da o eski isli mutfağını arıyor. Musikisi içinde saklı bir şiiri, fon müzikli berbat bir şiire kim tercih eder ki?

Anneannem “hamur yoğrulup da ocak yandıysa iş tamamdır” derdi. Bir hattı dest için kâğıdın ve divitin hazır olması gibi; gerisi maharete kalmış bir tesvit… Ehli zevki safa için midir yoksa erbabı hüner işi midir bilinmez hamurlar mutlaka düzgün ve aynı kalınlıkta açılırdı. Oklava ve teknenin takır tukur sesler çıkararak eski bir matbaa gibi tab’ işine başlaması ve mutfağa sıralanan zevatın sanki ilm ü irfan sahibi bir Mevlevi büyüğünün sohbetine dâhil oluyormuşçasına edep ve içten içe heyecanla beklemesi bu mutfağı bir dergâha benzetiyordu. Sacın altından kâh harlanan, kâh sakin bir köz olup kızıllaşan alev ise bu dergâhın eserlerine altın varaktan müteşekkil hatai figürleri döşüyordu.

Şimdi kaloriferli sevimsiz bir daireye taşındı anneannem. Ateş için talaşa ve oduna ihtiyacı yok. Bu yüzden evinde artık odun isi sinmiş ekmek kokusu da yok. Son teknoloji baskı makineleri gibi çalışan fırınlardan her gün gramajından çalınmış aynı sasılıkta ekmekler alıyor. Küflü tepsilerin, kirli suların ve mayaların arasından ateşe yollanmış ve içi boş ama kapağının arkası şişirilmiş sözlerle dolu kitaplar gibi altı iyi kızarmış ekmeklerle besliyor gelenleri.

Eskiden ben hep çocuktum, anneannem hep yaşlıydı. Ne ölüm ilgimi çekerdi ne ihtiyarlamak. Çünkü çocuklar hep çocuk olurdu, anneanneler de hep yaşlı. Tıpkı muharrirlerin hep kari olması gibi. Sonra her şey karıştı birbirine, herkes her şey olmaya başladı. Ben bile hazır açılmış ve kesilmiş hamurlar alıp kendim yapmışçasına büyük bir haz ile ikrama başladım; köksüz, kıt bilgilerle doldurulmuş, gerçekleri ifsat eden çoğu eser gibi… Popülerliğe, basitliğe, yormayana itibar artınca tarihî ve üst seviyedeki edebi eserlerle irtibatın kopması gibi… Ve hatta çoğu müellifin içlerindeki o ulema ve meşayıha yetecek olan birikimi eserlerine dökmek yerine günübirlikçi, tüketen ve sürekli yenisini isteyen yeni zevata yazı yetiştirmeye çabalaması gibi…

Odun isi sinmiş ekmek kokusuna ve mürekkep kokusuna burnum hala aşina, ruhum hala âşıktır. Bilgisayarımın fazla çalışmasından dolayı yayılan yanmış plastik kokusu ara sıra onların yerini alsa da…


Ayşegül Genç'ın Yazısı.