İnsanlardan daha çok korkuyorum artık. Fok balıklarının kafalarına vura vura öldüren adamların kendi ülkemde Bingöl’de ayıya vuran versiyonunu görünce işte asıl korkunç olan bu diyorum.

Bakınız işte en nihayet bu da oldu. Romantik yazılar yazan yazarınız, duygu ve hislerini bir kenara bırakıp sırf somut bir şey yapayım, kültür elçisi, sanat ataşesi ve bilumum entelektüel neferliğe soyunayım diye farklı bir yazı kaleme aldı. Lakin yazar huyu kurusun başladığı mevzuyu yine asıl mevzuya avdet edecek ve “ayının kırk türküsü vardır, kırkı da armut üstünedir” sözünce kendi bildiğini okumaya devam edecektir.

Korkunun sevgi aşk merhamet gibi evrensel olduğunu düşününce insanın aklına ister istemez “korku filmleri de evrensel midir” sorusu geliyor. Bu soruya evet cevabını vermek için her milletten şöyle iri kıyım bir çoğunluğun aynı filmden aynı ölçüde korkmuş olması gerekir. Ama bu böyle değildir. Birinin korktuğu film diğerine saçma gelirken bir başka millet için hiç bir şey ifade etmemektedir. Bu milletlerin ve hatta bireylerin “korku tarihi”, inançları ve karakterleri ile de ilgilidir diyebiliriz. Doğu’da bireylerin inançlarının içerisinde gizlenmiş cin, dabbe, büyücü gibi varlıklar korku filminde birinci sırayı alırken mesela Batı’da bu sırayı daha fantastik figürler, kurgu olduğunu hissettiren senaryolar alır.

Bir çocuk büyükleri tarafından canavarlı perili masallarla büyütülmüşse bu konularda daha hassas olabilecektir. Hiç unutmam bir akrabamın çocuğu henüz üç yaşındayken annesi “bırrr dışarıdan acayip soğuk geliyor” demişti de çocuk, yıllarca “acayip” lafından korkmuş, acayibi bir varlık sanmış “acayip geliyor” deyince köşe bucak kaçmıştı. Yine bireylerin korkuyu algılama düzeyleri ile ilgili olarak gördüğüm başka bir durum da kişinin karakteridir. Kişi gerçekçiyse, olağanüstü olaylara inanmıyorsa, hayalperest değilse onun için vampir, drakula, hayalet pek bir şey ifade etmeyecektir. Böyle kişiler için asıl korkunç olan şey gerçekte olabilecek olan her şeydir; seri katiller, hayvanlaşmış caniler, karanlığın kendisi vs.

Lise yıllarımda arkadaşlarım beni ısrarla korku filmi seanslarına dâhil etmeye çalışırlardı. Ben onları her reddettiğimde de “neden, niçin?” diye komik sorular sorarlardı. Cevap basitti oysa “e korkuyorum da ondan”.

Sonra sonra ilk korku filmimi bir battaniyenin altından seyrettim.(yeni korku filmi izleyenlere tavsiyemdir not alına). Daha sonra korku filmi izlemede tecrübe kazandıkça battaniyeden kurtulup direkt film ile rabıta kurmam, adrenalinim yükseldikçe zevk almaya başlamam uzun sürmedi. Vampirlerle, mumyalarla höm höm müzikleri altında tanıştık, bakıştık, korkuştuk…

Sonra bir şey oldu bana. Hani şu çok korku filmi izleyenlerde olan şeyden oldu. “bağışıklık”. Derken bir filmi cuş-u huruşa gelmeden bitirmeye, filmin encamından ziyade esprinin serencamına takılıp gitmeye başladım. Vampir görünce “ehhe bizim bakkal Reşat gibi kan emici” diye dalga geçip, mutasyona uğramış varlıklarla karşılaşınca “anaa bu da mutasyona uğramış, çıkışta da kasaba uğrar” diye lüzumsuz espriler yapmaya kalkıştım... Kamera adamın ensesine yaklaşınca “ahanda bir el şimdi omzuna aniden dokunacak” diye kehanette bulunmak için ve kapı gıcırdaması ile “bilinmeyen şey”in yakınlığı arasında doğru orantı kurmak için malum fütürist olmak gerekmiyor. Bu tür tahminler de girince işin içine filmlerin tadı hepten kaçtı.

Son yıllarda korku filmi izlemiyorum. Beynindeki omega asitleri yeterli düzeyde olan olgunlaşmış her birey gibi ben de artık korku kapasitemi filmler yerine gerçek olaylarla dolduruyorum. Üstelik bu kapasite doğru şeylerle doldurulursa vicdan mekanizmasını da çalıştırmayı başarabiliyor.

Mesela insanlardan daha çok korkuyorum artık. Fok balıklarının kafalarına vura vura öldüren adamların kendi ülkemde Bingöl’de ayıya vuran versiyonunu görünce işte asıl korkunç olan bu diyorum.

Irak ta Ebu Gureyb’de mahkûmların yanında poz veren o Amerikalı askerler keşke vampir soyundan gelseydi ya da mutasyona uğramış olsalardı, drakula ile amca çocuğu olsalardı o zaman “eylemleri tabiidir” diyebilirdik diye düşünüyorum. Esas korkunç olan bunu içinde merhamet, aşk, vicdan gibi unsurlar da bulunduran insan denen varlığın yapabilmesidir..

Başka bir korkunç durum da suyumuzun bitmesi! İnsanlar suyun bitmesinden mi korkuyorlar yoksa çocuklarının o göbeği şiş, kaburga kemikleri sayılan, kirli Afrika çocuklarına benzemelerinden mi korkuyorlar henüz çözemedim. Yani ihtiyaçtan ziyade egoya darbe.

Korkunçlukları çoğaltabilirim, siz de bulursunuz etrafınızda. Sonra da hep beraber bağırırız “hepimiz korkuncuz, hepimiz zombiyiz!” diye…

Gözünü seveyim kurgulanmış korku filminin, gerçekler bu kadar korkunçken. Mark Twain yazımı okumuşçasına bakın ne demiş “gerçek kurgudan daha acayiptir, çünkü kurgu olabilirlikleri gözetmek durumundadır, gerçeğin öyle bir zorunluluğu yoktur”.

Ha bir de şu klişeleşmiş üç beş gencin üstlerine vazife olmayan işlere burnunu sokarak belanın içine düşmeleri şeklindeki korku filmlerine kuşkuyla bakmaktayım. Bu üç beş ülkenin tertiplediği gençlerin sorgulamacı, araştırmacı ruhlarına indirilmiş bir darbe olabilir mi? Malum bazı ülkeler diğer ülkelerin gençleri avara-kasnak cinsinden hareket etsin ama randıman vermesin diye hülyalar kurmaktalar. :)


Ayşegül Genç'ın Yazısı.