Adamın bir iş işlemesi gereksin yahut tercihlerden bir tercih beğenmesi... Sorsun bakalım kendine: “Rağbetim kimedir?” diye. Cevap Allah`sa işlenecek işte de zaten onun razı olacağıdır.

Kişinin sevdiğinden onu seviyor olmak dışında her türlü beklentisi şehvettir. Bu beklenti sevgi bile olsa... Beklentiyle seven nefistir. Hakikaten seven; ruhuyla sever. Çünkü ruh nefis gibi değildir. Karşılıksız sever. Ve bilin bakalım ruh bize kimden üflenmiştir?

Derdim Bana Derman imiş

Demek ki karşılıksız sevmek, karşılıksız vermek Allah`ın ahlakıymış. Allah aşktan ayırmasın. Boş konuşmamış Niyazi Mısri: Derman arardım derdime; derdim bana derman imiş...

Nutku Hak Eden Beri Gelsin

Ben bu sözlerin eri değilim vesselam... Nutku hak eden varsa beri gelsin. Durmasın ilerlesin, bizim de elimizden tutsun. Hz. Mevlana`ya bir ekip gelmiş vaktiyle. Onlar varmadan oturduğu yere Hz. Mevlana kaçmış helaya. Hela... Kaba mı geldi? Üzgünüm hikaye böyle. Yapabileceğim bir şey yok. Kimse kusuruma bakmasın. Bildiğiniz hela işte. Yardımcısı karşılamış gelenleri. Gelenler demişler ki “Biz nutku hak etmeye geldik.” Lakin Hz. Mevlana ortalarda yok. Ne gelen var ne giden ne de bir ses Hz. Mevlana`dan. Sonunda bu kadar bekletmekten utanmış da Hz. Mevlana’nın müridi 100 numaranın kapısına dayanmış: “Efendim sizi bekliyorlar.” Hz. Mevlana cevap vermiş: “Helada durmak münafığın yanında oturmaktan evladır...” Tabii orijinal cümleyi benim kurduğum gibi böyle çirkin ve biçimsiz kurmamış Hz. Mevlana. Ama mana bu. Önemli olan da bu.

İşte böyle... Nutku hak etmek sohbet meclislerinde baş sallamak, her söze amenna çekmek değil çünkü. Tamam kafa sallayalayalım da nereye kadar? Biri bana anlatsın lütfen: Nutuk hal edilmeden nasıl hak edilir? Yoksa bu gidişle onca sohbetin, onca öğüdün bendeki tek tecellisi şu olacak: Sallabaş olacağım. O kadar yani. Şu dünyada bir lezzetimiz sohbet meclisleri; orada da yer kaplıyoruz sadece.

Rağbetiniz Kimedir?

Bir gün Süleyman`la oturuyoruz dergide. Kapı açılır; Abdullah Sert abi giriş yapar: “Rağbetiniz kimedir gençler?” diye sorar. Şoktayız. Ne desek şimdi? Ben sustum. Süleyman “Çalışmayadır efendim.” dedi. Abdullah Sert abi: “Allah`adır diyeceksiniz çocuklar...” Bu söz var ya: Tek başına insanı irşad eder. Bir kişi bu sözü kendine hakkıyla rehber edinsin de vardığı yer Allah değilse; onun yerine ben cehenneme girmeye hazırım. (Aslında değilim de sözden çok eminim.) Adamın bir iş işlemesi gereksin yahut tercihlerden bir tercih beğenmesi... Sorsun bakalım kendine: “Rağbetim kimedir?” diye. Cevap Allah`sa işlenecek işte de zaten onun razı olacağıdır.

Allah`ın Olduğu Yerde Umut da Vardır!

Acemaşiran şarkılar dinliyorum... Bir de çok sevdiğim o hicaz zengule: Beste; Sâdeddîn Kaynak, Güfte; Mustafa Nâfiz Irmak... “Son ümidim de bitti. Kuş gibi uçtu gitti. Geri kalan hep yalan. Gönülde acı hicrân...” Neyse... Namaza durayım da efkar dağıtayım dedim bir gün. Bazen anlamıyorum: İnsanlar birbirine neden dert yanar? Kimsenin; kimsenin derdine derman olacak hali yok ki. Hepimiz Ermeni değiliz belki ama hepimiz aciziz. Bu kesin. Namazda Allah`la konuşabilir insan. Dedim ki Allah`a: “Allah`ım!. Galiba hiç umut kalmadı?..” Derken kalbime bir mana doğdu: “Allah`ın olduğu yerde umut da vardır!” Öyle ya: O değil mi ki; bir şeyin olmasını dilediğinde onun işi “ol” demekten ibarettir. O da hemen oluverir.

Bir abim bana hep şunu söylerdi: “Affedilmeyen tek günah umutsuzluktur.” Ne demek istediğini şimdi anladım. İnşallah doğru anlamışımdır. Bu yazıyı okuduktan sonra bana “Sinan! Beni bir tek sen anladın. Sen de yanlış anladın!” demesin de... Şimdi düşünüyorum da kişi Allah`la beraber, onunla dost olduktan sonra neden umutsuz olsun? Hatta geçiyorum bunları; kalbinde iman olduğu sürece neden umutsuz kalsın? Umutsuzluk; ancak kalbinde Allah olmayanların mesleğidir. Allah imandan ayırmasın.

Ölüden Diri Çıkaran Kitab

Hani yukarıda “O bir şeyin olmasını dilediğinde onun işi ol demekten ibarettir...” cümlesi geçiyor ya. Ayet aslında. Ama hangi ayet olduğunu söylemeyeceğim. Şu kitabı elinize alın da karıştırın biraz diye. Nedir insanlardaki bu Kur`an korkusu anlayamadım. Laiklerden söz etmiyorum ha. Dindarlara söylüyorum. Yok efendim “Meal okumayın tefsir okuyun. Yoksa yanlış yorumlayıp sapıtırsınız”, yok efendim “Abdestsiz dokunmayın çarpılırsınız...” Bu kitabın etrafında ne kadar çok “cısss” var böyle! Ne yani ölülere okunmak için mi indi bu kitap! Yoksa süslü kılıflar içinde duvarlara asılmak için mi? Yapmayın dostlar. Okunmak, yorumlanmak, anlaşılmak için indi. Evet bir manada ölülere indi. Lakin mezardakilere değil.


Sinan Özgenç'ın Yazısı.