Özet: Kahramanımız Süleymâniye’de Süleyman Hân’ın türbesinden ecdadın neden bu kadar büyük olduğunu düşünmektedir. Cevabı bulmuştur kendince: Ecdadın ilme ve bilgiye verdikleri değer. O sırada karşısında kocaman kavuklu, kaftanlı, kılıçlı bir ulu kişi belirir. Bu meseleyi bir de onunla başlar konuşmaya.

“Büyüklüğünüzü ilme borçlusunuz. Aldığınız her toprağı ilim müesseleriyle ihya etmiş, nakış nakış işlemişsiniz… İlimle o kadar hem hâl olmuşsunuz ki, “Son durak; kara toprak!” derken bile, bir külliyenin köşesinde, mütevazı bir türbede medfûn olmuşsunuz… Bu sizin ilme meftûn oluşunuzdan geliyor…” diye, Selim nutkuna devam edecekken, Sultan Süleymân Hân:

- Yeteeer bre yecüc mecüc kılıklı âhir zaman veledi yeteeer… Sizin zamanınızın insanları hep böyle, dar görüşlü, bedavacı mıdır? İlimmiş? Tek başına ilimden ne olur? Vaktiyle dervişin biri: “Biz duâ ettik, sen gâlip geldin. Hakkımızı ver!” demiş de, Sultan Fatih Hân Hazretleri merhûm: “Bak sakın bu kılıcın hakkını unutmayasın ha!” deyivermiş. Kılıcın hakkını unutma bre çocuk!

- Kılıç?! Haa… Ne yani benim düşüncem yanlış mı şimdi?

- Yanlış… Neden yanlış? Eksik de ondan yanlış… Ben Külliyem de yatıyor muşum… Hah! Bre nâdân, ben nerde öldüm? Külliyemde ders okurken mi?

- Zigetvar’da…

- Ne yapıyordum ya Zigetvar’da? Medrese mi yaptırıyordum? 80 küsur yaşımda, İstanbul’dan çıkıp Frenk diyarında ne işim vardı benim? Evet, ilme çok ama çok değer verdim; ama ben at sırtından inmedim evlat. Çocukluğum belki rahle önünde geçmiş olabilir, hayatım boyunca ulemâ-yı kirâmı da dinlemişimdir. Fakat at sırtında, harp meydanlarında geçen ömrümü, ilim deyip bir kenara atıverme! Kaldı ki ben çocuk yaşta ordunun bir kanadına hükmederdim. Hadi beni geç! Ceddim Fatih’i düşün bir kere…

- Evet o da külliye yaptırdı, medreseler açtırdı… Kendi medresesinde okumak için, imtihana bile girip kazandı. Külliyesinde medfûn…

- İyi de o nerede Hakk’a kavuştu? Külliye de mi? Ceddim Sultan Fatih Hazretlerinin, “Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni!” deyu feth eylediği şehirde, dört-beş ayını geçirdiği vâki değil... 200 kal’a ve şehir, 14 devlet, 2 imparatorluk fetheden adamın ömrü neyle geçmiştir, ilim tahsiliyle mi? Bu cengâverin vefâtı da, yine bir sefer-i hümâyûnda olduysa hele!... İyi ki medresede imtihana girmiş ha! Sultân Murâd Hân-ı Evvele ne oldu? Kosova’da kaldı. Ceddim Yıldırım Bâyezid Hân, harb meydanında esir düştü. Bak a delikanlı… Ben sana işin hülâsâsını diyeyim mi? Büyüklüğü ne ilimde ara ne de ceng ü cidâlde… İnsanın aklında, fikrinde, ruhunda, idrâkinde… sen ne dersen de; bir şeylerin olması lazım. Benim ecdâdım deliydi… - Nee!? Deli mi?...

- Neden şaşırdın ya? Deli dedim, mecnun değil… Biz de deli diye yiğide derler, hem de yiğidin hasına! Bir idealin delisi olmaktan bahsediyorum. Barbaros Hayreddin’i bilirsin ya!

- Evet! Kendi sultanlığından vazgeçip Osmanlı Devletine tâbi oldu. - Pek de kolay deyiverdin! Sen bırakır mısın tâc u tahtını?

- I ııh!.. Deli miyim ben? - Yaaa! Peki benim akıncılarım vardır bilir misin?

- Evet… Çocuklar gibi şen şakrak, düğüne gider gibi, seferden sefere koşarlar.

- İşte o akıncılarımın içinde bir kısım er oğlu erler vardır. Göğsüne doğrultulan kılıcın, kendilerine atılan mızrağın, yayından fırlatılan okun üzerine atlarlar… “Aman bu sefer şehâdet bizi ıskalamasın!” deyû. Ölürlerse ne saâdet: Şehît olurlar. Ölemeyenler, “Tüh bu sefer de beceremedik!” diye mahzûn olur, şehîd arkadaşlarını kıskanırlar. Bunlara adıyla sanıyla “Deli” derler.

- Zaten bu sebeple, “Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli” derler, değil mi?

- Hah şöyle! Benim ecdâdımın hepsi bi-hakkın deliydi evlat! Hakkıyla deli! Yoksa ceddim Yıldırım Bâyezid Hân’ın, gecenin bir yarısında, on binlerce haçlı askeriyle kuşatılmış Niğbolu Kal’asına varıp, bir başına onca askerin arasından rüzgar gibi geçip:

- “Bre Doğaaann! Yettim bre Doğaann! Ha gayret, biraz daha dayan!” demesi akıl kârı mıdır? Koskoca Padişahsın bre sen! Ordunun yolda, yardıma gelmek üzere olduğunu haber vermek sana mı kaldı ha! Gönder bir ulak, olsun bitsin değil mi! Değiill! Binlerce askerin arasından geçip haber vermek, her askerin değil, er oğlu er askerin bile değil, ancak Yıldırımın kârıdır! De bakalım: O kadar akl-ı evvel vardı alamadı İstanbul’u… Kim aldı?

- Sultan Fatih…

- Niye?

- …?

- Çocukluktan taktı kafayı İstanbul’a. Gecesini gündüzüne kattı. İdealinin delisi oldu. Akılla, usla alınmayacağını anladı sonunda. Karadaki atını denize, denizdeki gemilerini karaya sürdü. En mâhir top ustasının hayâlinden geçmeyen toplar icat edip yaptırdı. Yaa…

- Şimdi ne demek istediğinizi biraz anlar gibi oldum sultanım…

- Aklın hesabına sığar mı Sina Çölünden Ordu-yı hümâyûnu geçirmek? Şu Câmi-i Şerîfi sen aklınla izah edebildin mi? Benim Sultan Babam merhûm, elbiseyi eskimeden sırtından çıkarmazdı. Senin zamanında milyonla insan vardır ki, ben Sultân Süleymân Hân’dan rahat yaşar. Ben âhir ömrümde, sarayımda ilimle ibadetle meşgûl olmak varken, kara kışın ortasında, çadırda ruhumu teslim ettim Allah’a. Siz âhir zaman veletleri kadar akıllı değil miydim ben?

- Hâşâ Hünkârım! Siz delisiniz… Korka korka vermişti bu cevabı Selim. Ama Hünkâr pek beğendi doğrusu:

- Bre evlât tez öğreniyorsun! Âferin, hem de hezâr-âferîn olsun sana! Aslında soracağı birçok şey daha vardı, ama artık Selim’in uyanma vakti geliyordu. Hem de kendilerine doğru koşa koşa…

- Bakın, bakın! İşte orada! Yakalayın, aman bu sefer kaçırmayın! diye bağırarak koşan ve kıyafetlerinden doktor oldukları anlaşılan iki adam arkasında da altı, yedi polis… Heybetle doğrulan Sultan Süleyman Hân Hazretleri Selim’e:

- Artık bu güzel rüyadan uyanma vaktin geliyor delikanlı, dedi ve aynı mânidar tebessümle: “Evlat” dedi. “Dediklerimi zinhar unutmayasın! Yoksa, rûz-i mahşerde iki elim yakanda olur bilesin.” Sultan Süleyman Hân’ı kollarından kıskıvrak yakalamıştı polisler. Komiser dedi ki:

- Elinizden kaçırmayın sakın bu Deliyi!. Selim, işlenen fecaate mâni olmak için Sultanı polislerin elinden kurtarmaya çalışıyor: “Kardeşim siz manyak mısınız? Bırakın Sultanı, etmeyin!” diye çırpınıyordu. Polislerden biri:

- Sana n’oluyor hemşerim? Çekil şuradan yahu, bize engel olma! Sen de mi Delisin? Gaza gelmişti ya bir kere, “Ben de Deliyim bree! Yiğidin iyisine DELİ derler.” deyip polislerin üzerine atıldı. Kendisine şüpheyle bakan komiser dedi ki:

- Akıllı ol delikanlı. Bak bu adam, beş gün önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden kaçtı. Kaç gündür arıyoruz.

- Ne!?.

. - Yaa.. Bugün de gitmiş, Taksim’de bir müzâyedeye dalmış. Kanuni devrine ait, açık artırmaya çıkarılan kaftandı, kavuktu, kılıçtı… Ne bulduysa alıp kaçmış… Hastanedeki dosyasını inceledik. Lisede tarih öğretmeniymiş. Kânûnî ile sıyırmış kafayı… Okuldaki birkaç ahlaksız zirzopa kafayı takmış. Mezûniyet gecesinde duymuş ki: Kadın erkek birbirine sarılmak sûretiyle, alâ melei’n-nâs icrâ’-i luğbîyât yapılacaktır. “İşbu rezâlete hatîme verilmediği takdîrde bizzat gelüb bu rezâleti men’e muktedirim” deyû müdüre ültimatomu basmış. Müdür olacak herif çağdaşın önde gideni! Sultan Süleymân fermânı olsa dinler mi? Dinlemez! Bizimkisi de “Ecdâdınıza lâyık delikanlılar olun bre serseriler!” diyerek mezûniyet gecesini basmış. Başta müdür olmak üzere bir güzel pataklamış herifleri. Sonra da iyicene kaçırmış terazinin topuzunu. Hastanede buna “Kânûnî” diyorlarmış. En sonunda, türbede bulacağımız aklımıza geldi de, şükür yakaladık herifi… Dizlerinin bağı çözülen Selim, olduğu yere çöküp kalmıştı. Bön bön “Kânûnî!”ye bakıyordu. Kânûnî dedi ki:

- Delikanlı unutmayasın! Asıl mesele ne kalem ne de kılıç… İşin sırrı delilikte! Yolsuz ve de usulsüz bir devrin akıllısı olacağına HAKKIN ve HAKİKATİN DELİSİ ol… Ecdâdına lâyık delikanlı oll! DeEeliİirrRr BreEe …


Harun Kırkıl'ın Yazısı.