Accık sabırlı olun evlatlar! Bendeniz size maneviyat yolculuğumla ilgili bütün merhaleleri teker teker anlatacağım inşeallah…

amane veletleri bilmeseler de pek güzeldir mektup yazmak, iyidir hoştur… 140 karakter sınırınız yoktur her şeyden önce… Bir de takipçilerinizi etkilemek gibi endişeniz yoktur, boşuna kasmazsınız kendinizi, satırları okuyacak kişi beğensin yeter… Zamane tabiriyle söylemek gerekirse, Mektup Candır… (Iıyygghh…)

Tabi iş çığırından çıkmasa iyiydi… Çığrından çıkması şu demek oluyor: Bu mektuplaşma hevesi sadece gerçek şahsiyetlerle sınırlı kalmadı. Baktım ki mektup arkadaşlarım benim mektuplaşmak şevk ve iştiyakımı teskinden acze düşüyorlar… O zaman anladım ki beni tatmin edecek kişi yine ancak kendim olabilirdim… Hayali mektup arkadaşımla işte o zaman tanıştım… Gerçek arkadaşlarım ile paylaşamadığım dertlerimi, sırlarımı ona açtım mektuplarımda… Sonra da oturup onun kaleminden kendime cevaplar yazdım…

Bence gayet normal, siz hiç kendi kendinize, düşünmediniz mi, konuşmadınız mı? Ben de kendi kendimle yazıştım… Hepsi bu kadar! Sonrası da çorap söküğü gibiydi zaten…

Millet mektupla iş başvurusu yapınca iyi… Dünyanın teee bilmem neresindeki okullara eğitim için müracaat edip mektup yoluyla sınavlara girip öğrenci olunca sorun yok…

Ama biz mektupla tarihte yaşamış büyüklerimizle konuşup tarihi olayların iç yüzlerine dair birinci elden bilgi alınca ya da evliyaullaha mektupla intisap etmeye kalkınca, aauuvvv…

Neymişim efendim, ben şizofren miymişim?

Ne şizofreni kardeşim? İntisap başvurularım üzerine gelen cevap mektupları n’olacak peki?

Buna ne diyeceksiniz bakalım, hadi buyurun!

Mesela ilahiyat öğrenciliğinin ilk yıllarında, Hacı Bayram Veli Hazretleri’ne intisabı düşünmüştüm… Zaten kendisininin “Noldu bu gönlüm?” ilahisini de pek severdim…

“Yâr ile bayram kılmışsınız. Bayramınız mübarek olsun” suretinde dile getirdiğim bayram tebriğime ilaveten, intisap etmek arzumu arzettim kendilerine…

“Matlab-ı cânân olsa aceb mi şimdi bu gönlüm” deyuben hazrete ilticâ eyledim.

Cevap gelmez olur mu, geldi tabii… Fakat gelen cevaptan nedense tırstım biraz…

Mektupta belirtilen gün ve saatte bana söylenen yerde bulunmamı ve gelirken yanımda bir adet de bıçak getirmemi istiyorlardı… Bıçak keskin olacakmış, sünnetmiş!!!

“Hikmetinizden suâl olunmaz âmennâ! Velâkin bendenizin, sünnetlik işi tamamdır Sultanım. Mühtedî değilim!” dedikten mâadâ, bu bıçak neden ki diye sordum? Tesbih veya takke olmasın sakın? dedim… İkinci bir mektubumda kemâl-i edeple meselenin künhüne dair biraz izahat istedim.

Hazretin cevabı damarımda kan bırakmadı azizim… Hacı Bayram Dergahı’ndan gelen mektupta izah sadedinde şu dörtlüğü yazmışlar:

Kıyamazsan baş u câna

Uzak dur girme meydâna

Bu meydanda nice başlar

Kesilir hiç soran olmaz…

Belirlenen gün ve saatte Şeyh Efendi Hazretleri müridlerini Hakk’a kurban eyleyecekmiş… Eğer intisab etmek niyetimde samimi isem, bana da bir kesim sırası vereceklermişşş…

Abooovv!! Beni kan tutar deyu Kurban Bayramı’nda Hüdayi’den kaçarken doluya tutulduk vallahi iyi mi?...

Cevap sadedinde dergaha bir mektup daha yazıp şu beyti gönderdim:

Kan tutar sen her bakışta kastedersen cânıma

Yâremi sar merhem ol da akmasın kanım benim

Gelen cevaba bakar mısınız efendim:

Tâlihi yâr olanın yâri sarar yâresini… Sen bi gel hele. Sarılacak yaran yokken, bizde ne diye merhem ararsın… Pıçaağını al gel, vakti zamanı gelince adam gibi meydana çık…

Hazret bizi yatırıp kesecekmiş meğerse…

Aman aman! Kıl beşi, kurtar başı, deyip ondan sonra da mektubu, selamı sabahı kestik…

Vallahi benim suçum yok! Cahilin teslimiyeti kolay, irşadı zormuş, âlimin teslimiyeti zor, irşadı kolay olurmuş ya… İşte bizimkisi de o hesap efendim… Teslim olamayışımız hep ilmimizin ziyade oluşundan mütevellit…

Bu hâdiseden duyduğum rahatsızlık üzerine hemen Edirne sarayına haber vermek üzere “adam kesiyorlar imdaaat!” minvalinde bir name göndermiştim.

Sultan Murâd-ı Sânî Hazretleri meseleyi izah sadedinde bir mektup gönderdiler…

Meğerse Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin, sözde mürîdânıyla başı dertteymiş. Sultan Murad Hân, şeyhin dervişlerini vergiden muaf tuttuğunu îlân edince, vergi vermemenin yolu budur deyûben köyde kasabada kim varsa, “biz hazrete bende” olduk deyip Bayrâmiyye tarîkine paralel bir yola koyulmuşlar… Bu fitneye bir çare düşünen Hazret de böyle bir senaryoya müracaat etmeye mecbur kalmış… Kararlaştırılan gün ve saatte bütün müridan meydanda toplanmışlar. Hacı Bayram Hazretleri evlatlarını Hakk’a kurban etmek istediğini ilan eylemiş…

“Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil” deyip meydana çıkan biri erkek diğeri hanım iki aslan varıp şeyhin çadırına, yatmış bıçağın altına…

Dışarıda bekleyen ahâli çadırdan akan kanı görünce, kuyruğunu kıstıran kaçıp canını kurtarma derdine düşmüş… Ne bilsinler içeriye daha önce alınan iki koçun dublör olarak kurban edildiğini… Zannetmişler ki hakikaten adam kesiyorlar…

YGS (Yola Giriş Sınavı) sonuçlarını açıklamış Hacı Bayram Veli Hazretleri…

“Sultana arz edesiniz ki; bir buçuk evladımız var imiş…”

(Bâcıyân-ı Fem-i nîst bir ağızdan âvâz edüp suâl eylemesün hemân: “Beri baak! Buçuk dimekle kimi kast ediyorsunuz siz?)

Meselenin hakikatine vakıf olunca üzüldüm. Tekkeye bir mektup daha yazdım.

“N’apalım? Bu târikat işleri hep nasip kısmete bakar… Demek ki bize mürşid olmak bu kapıya nasip değilmiş…” dedim…

Fakat biz de buradan bir ders çıkardık… Maneviyat pazarında çakallık yapmayacakmışsın… Dine hizmet ile Hakk’a vâsıl olmak yolunda, vergiden muaf olmayı, ihaleye konmayı, makama mansıba, devlete vâsıl olmayı hiç karıştırmayacakmışsın…

Accık sabırlı olun evlatlar! Bendeniz size maneviyat yolculuğumla ilgili bütün merhaleleri teker teker anlatacağım inşeallah…

Hadi iyisiniz vallahi… Aylık dergi okuyup sayemde irşad olacaksınız köftehorlar sizii…


Harun Kırkıl'ın Yazısı.